60’ıncı yılda Belçika ve göçün yalnız çocukları: “Gömülebilmek için örgütlendiler”

60’ıncı yılda Belçika ve göçün yalnız çocukları: “Gömülebilmek için örgütlendiler”
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on email

Gazeteci Serpil Aygün Avrupa’daki Türk toplumlarının ısrarla yalnız bırakıldıklarına işaret eden bir yazı kaleme aldı. “Göçün Çocuklarını Anlamak” başlıklı yazısında Aygün şu hüzünlü saptamaya yer verdi: “Daha iyi yaşam için değil, inanç ve geleneklerine göre gömülebilmek için örgütlendiler.”

Belçika’da yayınlanan Binfikir haber portalının Genel Yayın Yönetmeni Serpil Aygün‘ün yazısının tamamı şöyle:

Flaman Resmi Radyo-Televizyon Kurumu-VRT’nin Canvas adlı kanalında yayınlanan “Kinderen van colloboratie- İşbirlikçilerin Çocukları” ve “Kinderen van Verzet-Direnişçilerin Çocukları” adlı, 2. Dünya Savaşı’nda yaşananları anlatan iki belgeselden sonra şu günlerde yayınlanan “Kinderen Van Migratie-Göçün Çocukları” adlı belgeseli görünce “nihayet” dedim. Nihayet Belçika tarihinin önemli bir parçası olan işçi göçünü yaşayanlar hakkında da ciddi bir çalışma yapıldı. 

Yıllardır Belçika’nın Flaman gazetelerine verdiğim röportajlarda, Belçikalı Türkleri anlatmaya çalışıyorum. Daha iyi anlaşılmalarını sağlamak istiyorum. Çünkü Flaman Bölgesi’nin önemli yayın organlarında çalışan gazetecilerin dahi, Belçika’da yaşayan Türk Toplumu’nun işçi göçünün ilk yıllarından beri yaşadıklarını bilmediklerini gözlemliyorum. Tina de Gendt’in “Turkije Aan de Leie- Nehrin kıyısındaki Türkiye” adlı Gent’teki Türk işçi göçününün hikâyesini anlatan inceleme-araştırma kitabını okuduğumda da gördüğüm gibi, Belçika’daki işçi göçü bilinmezliklerini koruyor. Bu alanda yapılan çalışma sayısı yok denecek kadar az. 

Bugün Belçika Türk Toplumu’nun içinden çıkan eğitimli insanlar da dahil, yerli Belçikalıların çoğu göçmen toplumlarına, ülkenin onlara sunduğu imkânları değerlendiremeyen, 50 yıl geçmesine rağmen hâlâ dil öğrenemeyen, uyum sağlayamayan, sosyal sistemden faydalanan gibi negatif yargılarla yaklaşıyor. Anlamak, onaylamak değildir! Ama anlamak, çözüm üretmeyi kolaylaştırdığı gibi hoşgörüyü de beraberinde getirir, diye düşünüyorum. Bu nedenle Belçika Türk Toplumu’nu anlamak da, ortak tarihimiz olan işçi göçünde yaşananları bilmekten geçiyor. 

MİSAFİR İŞÇİLER KADERİNE TERK EDİLDİ

Yıllardır, Belçika Türk Toplumu’nun (aslında tüm Avrupalı Türklere genelleştirilebilir) hem Türkiye hem de Belçika tarafından nasıl yalnız bırakıldığını, nasıl kendi kaderine terk edildiğini anlatmaya çalışıyorum. 1961’de resmen başlayan Türk işçi göçü, ne Belçika otoriteleri ne de Türkiye otorileri tarafından, sosyal yönü hesap edilmiş bir olgu. Gelenlerin insan olduğu, dil, sosyal, kültürel, dini ihtiyaçları olduğu hiç hesaplanmamış. Gelecekler, çalışacaklar ve bir süre sonra geri dönecekler… “Göçün Çocukları” belgeseli 6 bölüm boyunca Türk, İtalyan, Fas, Yunan kökenli göçmen işçileri ve çocuklarının anlattıkları, arşiv görüntüleri ve uzman görüşleri ile bu gerçeği ortaya koyuyor.

GÖMÜLEBİLMEK İÇİN ÖRGÜTLENDİLER

Binfikir için Türk Sivil Toplum Örgütleri ile yaptığımız röportajlarda beni hüzne boğan bir olgu ile karşılaştım. Belçika’da Türk Sivil Toplum Örgütleri’nin temeli, ilk olarak “cenaze dernekleri” ile atılmış!

Düşünün, sivil toplum örgütü, yani daha iyi bir yaşam için, demokrasi için, insan hakları için ya da daha basit bir nedenle, sokağınızda bir sokak şenliği düzenlemek, gençlere-çocuklara aktivite imkânı sağlamak gibi nedenlerle çalışan sivil toplum örgütleri, Belçika Türk Toplumu’nda ilk olarak yaşamla değil ölümle ilgili bir nedenle kurulmuş! Göçün ilk yıllarında cenazeleri olan Türkler, kendi dini inançları ve geleneklerine göre cenazelerini (Türkiye’de) gömebilmek için ilk derneklerini, yani “cenaze dernekleri”ni kurmuşlar. Kendi vatandaşını, dini, dili, geleneği farklı bir ülkeye gönderen Türkiye, insanlarının gittikleri ülkede ölebileceğine, ölürse onların kendi inanç ve geleneklerine göre nasıl ve nerede gömüleceğine dair hiçbir plan, yatırım yapmamış! Aynı şekilde Belçika da düşünmemiş bunları! Gelecekler, çalışacaklar ve gidecekler…

İŞÇİSİN SEN İŞÇİ KAL!

Göçün Çocukları belgeseli, Belçika’nın bu hazırlıksız işçi göçünü çok güzel ortaya koymuş. Gelen 1. kuşak göçmen işçiler, “misafir işçiler”, tamamen bilmedikleri bir karanlığa adım atmışlar. Hem kelime anlamı hem de mecazi olarak bir karanlığa, bir bilinmeze! Dil kurslarının olmadığı, gelen toplumla yerli toplumun kaynaşmasını sağlayacak hiçbir hazırlığın olmadığı, entegrasyonun düşünülmediği, bu anlamda Belçika’nın göçmen işçilerine aslında Belçika toplumsal yaşamına yatırım yapmadığı bir göçmen işçi tarihi var ortada.
İşçiler trenden indikleri ertesi gün, ağır sanayi (metalurji) ve maden ocaklarında gerekli güvenlik bilgilerini dahi almadan direkt işe gönderilmişler. Sağlıksız, tuvaleti, banyosu, ısıtma sistemi olmayan konutlarda yaşamışlar uzun bir süre. Ailelerini getirdikten sonra bile…

Avrupa Birliği’nde çalışan Eurokratların çocukları için önce anadilinde ardından diğer dillerde eğitim veren Avrupa Okulu o dönemlerde aktifken ve böyle bir eğitim yöntemi biliniyorken, gelen yabancı işçi çocukları için, Avrupa okulu örneğine bakılmamış bile. Öğretmenler dil bilmeyen çocuklarla başbaşa bırakılmış. Zaten işçi çocuklarının üniversite eğitimi almaları gibi plan hiç yapılmamış. “İşçisin sen, işçi kal”, denmiş açıkça. İşçi çocukları meslek okullarına yönlendirilmiş direkt. Maden işçisi ya da tekstil sektöründe çalışacak gelecek kuşak elemanlar olarak görülmüşler.. 

80’Lİ YILLARIN SONUNA DOĞRU

Yine Binfikir için Eşit Haklar ve Irkçılıkla Mücadele Merkezi’nin o zaman ki Başkanı Jozef De Witte ile yaptığım bir röportajda “Belçika’nın göç politikası ile ilgili çalışma yapmak üzere ilk defa 1980’li yıllarda D’hondt Enstitüsünün kurulduğunu ve şu anki Eşit Haklar ve Irkçılıkla Mücadele Merkezi’nin bu enstitünün devamı olduğunu” anlatmıştı. 60’lı yıllarda bu ülkeye gelen göçmen işçilerin yanında, onların o yıllarda aile birleşimi ile getirdikleri veya Belçika’da doğan çocuklarının nasıl bir politikasızlık içinde yetiştiğini düşünün. O yıllarda gelen veya doğan göçmen bir çocuk, 20’li yaşlarına kadar, dil, eğitim, kimlik, entegrasyon vs. hiçbir yatırım yapılmadan gelmiş ve neredeyse artık kaybedilmişti! Tabii ki bunlar arasında bir şekilde eğitim, kimlik, entegrasyon sorunlarını aşıp Belçika toplumunda kendine yer bulanlar da oldu, ama ne zorluklarla! 

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’I SEVMENİN ARKASINDAKİ GÖÇ HİKÂYESİ

Tüm bunları bilmeden, “Belçika’da neden Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve partisine bu kadar sempati var” sorusunu yöneltti Belçika yerli toplumu. Bu işçi göçü tarihini ve özelde Türk, İtalyan, Arap, Yunan göçmen işçilerin hem geride bıraktıkları ülkelerinin hem de Belçika’nın onlara ne gibi destekler verdiği/vermediğini ve bunun bu işçiler ve aileleri üzerindeki etkilerini tarihsel süreci içinde bilmeden durumu anlamak mümkün değil! Tekrar ediyorum, anlamak hiçbir zaman onaylamak değildir! Ama anlamak, hoşgörü ve çözüm olanağını beraberinde getirir!

Yıllarca Türkiye tarafından hep para kaynağı olarak görülen, onların misafir işçi olarak gittikleri ülkede neler yaşadıkları ile ilgilenmeyen anavatanları bir tarafta. İçinde yaşadıkları ve sadece makine olarak üretmeleri beklenen, çalıştıkları ve sonradan ikinci vatanları olan ülke, diğer tarafta. Bu ikinci vatanda, ilk gelenlerden bugüne kadar hâlâ devam eden eğitimde, ev kiralamada, iş bulmada, ayrımcılık, dışlanma, öteki olma, hatta yer yer ırkçılıkla yaşamak zorunda kalmak… Bunun yanında da seninle ilgilenmeyen ama ona olan hasret ile geldiğin ülkeyi romantize etmek… Platonik bir aşkla anavatanına bağlı olmak. 1960-1965 yılları arasında Çalışma Bakanı olan Bülent Ecevit’in yaptığı ikili anlaşmaları saymazsak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gelene kadar, ülkende kimse seninle paran dışında ilgilenmemiş. Kimse yaşadığın yaban ellerde sana nasıl davranılıyor, ne ihtiyacın var, Türkiye senin için ne yapabilir dememiş…

Yıllardır Milli Görüş ve Diyanet gibi cami örgütlenmeleri ile Avrupalı Türk Toplumu’nu yakından tanıyan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partisi, tabii ki, anavatandan beklenen ilgi ihtiyacını ve romantik sevgiyi, oya dönüştürmeyi başardı. Ama sadece bu değil, işçi olarak geldiği bu ülkede bir sürü fedakârlıklar yapmak zorunda kalan, çocuklarının eğitimi, dili, kültürü için bin bir zorlukla mücadele eden bu insanlar, ayrımcılığı, dışlanmayı, bugün dahi eşit vatandaşlar olarak görülmemeyi, Avrupa’nın insan hakları, demokrasi, refah gibi değerlerinin göçmen işçiler için geçerli olmadığını yaşayarak görmüş ve büyük bir öfke de biriktirmişti. İşte Erdoğan bu öfkeye de, bir cevap oldu “Eyyyyy Avrupa!” diyerek.

Sonuç olarak, 2021 yılında Belçika hâlâ istihdamda ayrımcılık yapılan ülkeler listesinde üst sıralarda yer alıyorsa, hâlâ kiralık ev sektöründe ismine bakılıp karar veriliyorsa, bu ülkede doğup büyüyen, eğitimini tamamlayan göçmen kökenliler hâlâ ikinci sınıf Belçikalı konumunda yaşıyorsa, hatta hâlâ anne babanın geldiği ülkenin yegâne ülken olduğu söyleniyorsa, bunun nedenlerini ülkelerin göç politikalarında/politikasızlıklarında aramak gerek diye düşünüyorum.

İşte bu anlamda “Göçün Çocukları” Belgeseli bu ülkenin bilinmeyen geçmişi ile yüzleştirirken, işçi göçü ile gelen ve artık birçok kimliklerinin yanında Flaman, Valon, Belçikalı olan jenerasyonların daha iyi anlaşılmasını sağlar diye ümit ediyorum. Her salı akşamı VRT’nin Canvas kanalında saat 21:20’de izleyebilirsiniz. Ayrıca aşağıdaki linkten de izlenebilir.
https://www.vrt.be/vrtnu/a-z/kinderen-van-de-migratie/

YENİ POSTA – BRÜKSEL