Almanya ve 60 yıl sonra bir durum saptaması: “Kırık Aynalar” teorisi geçerli mi?

Bir zamanlar solda en geniş ve etkin bir federasyon olan Federal Almanya İşçi Dernekleri Federasyonu (FİDEF) tüm Türkiyelileri ısrarla sendikalarda örgütlenmeye, oralarda aktif olmaya çağırırken, Alman Sendikalar Birliği (DGB) merkezinin birlik sendikalarına istisnasız her ay bir tamim göndererek “bu federasyonla asla birlikte çalışılmamalı” uyarısı yaptığını bugün kaç kişi anımsıyor acaba?

 

Gençlik yıllarımda ısrarla savunduğum bir teorim vardı: “Cehalet, gerçekliği bir kırık aynadan seyreder” derdim. Onların kırılmış aynadan yansıyan görüntüleri birbiriyle birleştirme olanağı yoktur. Dolayısıyla bunlar arasında bir neden sonuç ilişkisi kurmaktan da acizdirler.

Halkın karşısına konmuş olan ayna, düzen partilerinin laf ebesi politikacılarının yalana dayalı propagandaları, medyadaki manipülasyonlar, izlenmesi olanaksız bir hızla değiştirilen gündemler, sosyal medyaya yayılan dezenformasyon sayesinde sürekli kırılmaktadır. Bu aynanın önüne bir de tülden bir din perdesi çekilmişse, proje tam bir bütünlük kazanır. Artık, cahil bırakılmış ve gerçekliği bu aynadan seyretmek zorundaki insanlardan en sıradan bir yurttaşlık bilinci bile beklemek olanağı kalmaz. Savrulacakları köşe, onlara alabildiğine daraltılmış bir dünyanın bütüncül resmini sunan tarikatlar olacaktır. Orada sınırları değişmez şekilde belirlenmiş “sağlam” bir düzen bulurlar. Olağanüstü olaylara, beklenmedik sürprizlere yer vermeyen kurallar manzumesinde kendilerini emniyette hissedecek, oraya toplaşmış kendileri gibilerin arasında aidiyet duygusunu tadacak olan bu insanlar, böylece bireylikten uzaklaşarak “tebaa” haline gelirler. Bunların çoğu artık geri döndürülmesi zor bir girdapta kaybolup gidecektir.

Toplumsal yaşamın gelgitlerinin arttığı, ekonomik çalkantıların yığınları alışık olduklarından daha da derin bir yoksulluğa sürüklediği, geleceklerini hepten göremez duruma düştükleri zamanlarda, süreçleri anlamlandıramayan insanların aynaları daha da küçük parçalara bölünür. “Emniyetli bir liman” arayışları doğal olarak artar.

KANITLANAN VE GELİŞTİRİLEN TEORİ

Zaman içinde “Kırık Ayna” teorimi kanıtlayan bir dizi olguya şahitlik ettiğimi düşünürdüm. Bugün ülkemizdeki tarikatlara doluşan, birlikte zikrederken çekilmiş fotoğraflarıyla ürperdiğimiz insanlara bakın. Ya da yoksulluktan ucuz ekmek kuyruğunda beklerken “Yalan söylüyorlar! Memlekette kuyruk falan yok” diyene… Benzine yapılan yüklü zamdan sonra “Benim için fark etmiyor. Ben hep 50 liralık alıyorum” diyen meczuba…

Almanya’ya geldiğimde gözlemlediğim bir başka olguyu da teoriye eklemiştim: Birdenbire dilini, gelenek ve göreneklerini hiç bilmediği, yasalarından haberdar olmadığı “yapyabancı” bir dünyaya düşüvermek. Yeni dünyaya ayak uydurmakta zorlananların da aynalarının böylesi bir “kültür şoku”nun yarattığı travmayla un ufak olma tehlikesi büyük. Böylelerinin, kendilerine güvenli bir liman arama gereksinimi kaçınılmazdır. Bu tür ortamlarda, cehalete davetiye çıkaran dinci gericilik ya da ırkçı-milliyetçi oluşumlar mantar gibi türeme olanağı bulurlar.

Tabii unutulmaması gereken, bunların ortaya çıkışı ve toplumsal yaşamı kuşatmaya başlamalarının bir diğer ve “olmazsa olmaz” koşulu vardı:  Bunlara belli odakların yasal, politik ve ekonomik destek sağlıyor olması.

Nitekim, bugün Almanya’da Türkiye kökenli insanların bir kesiminin bu tür tarikat ve cemaatlerin ya da milliyetçi örgütlerin çevresinde birikmesi bu koşullarda oldu. Zaten anayurdunda en temel gereksinimlerini karşılamakta zorlanan, insanca bir yaşamın gerektirdiği en temel ihtiyaçları karşılayamayan, kendisine “iş, aş ve başının üstünde bir dam” bulma şansı göremeyen insanlardı gelenler. Kendilerine tamamen yabancı bir dünyaya düştüler.

Buraya kadarını anladık.

Ya bundan sonrası?

GERİCİLİĞİN VE DİNSEL YOBAZLIĞIN BAŞDESTEKÇİLERİ

Her iki devlet de yakasını bırakmadı bu insanların. İşgücü göçünün daha ilk yıllarından başlayarak T.C. devleti ve birbiri ardına gelen istisnasız tüm hükümetler, bunların sadece dövizlerine göz dikmedi. Bir azınlık olarak bulundukları ülkeye uyum sağlamalarını engelleyecek önlemler aldılar.

Bu önlemlerin en başında da, insanlarımızın dinsel ve milliyetçi örgütlerce abluka altına alınmalarını sağlamak için her türden destek paketleri geldi. İkili anlaşmalar çerçevesinde camilere hocalar, okullardaki Türkiye kökenli çocuklara çoğu milliyetçi, faşist görüşlü öğretmenler gönderildi. Dinci ve milliyetçi oluşumların daha profesyonelce örgütlenmesi için kadrolar taşındı, bütçeler oluşturuldu. Bir arada olma gereksinimiyle örgütlenmeye çabalayan işçilerin kurdukları derneklere de en baştan konsolosluklar el attı. Tercüman gazetesi gibi sağcı yayın organları fabrika lojmanlarında kalan Türkiyeli işçileri propaganda ağlarıyla sarmaladılar.

Türkiye’den yönetilen bu abluka sırasında Federal Alman devleti ne yaptı? Farklı yöntemlerle ve başka bir açıdan aynı doğrultuyu destekledi. İlk adımı, hemen tümü işçi olan bu azınlığın Alman işçi sınıfıyla kaynaşmasını engellemek oldu. Dolayısıyla vakit geçirmeksizin bu doğrultuda çalışan sol örgütler hedef tahtasına kondu. Anayasayı Koruma Örgütü her yıl Türkiye kökenli sol örgütler üzerine sayfalar dolusu raporlar hazırlar, bunlara karşı uyarılar yaparken, sağ gözünü kapalı tutmaya özen gösterdi. Uzun yıllar boyunca faşistlerin örgütlenmesini, dinci gerici odakların, tarikat örgütlenmelerinin yaygınlaşmasını görmezden gelmekte ısrarcı oldu.

Federal devlet, eyaletler ve kent belediyeleri, daha ilerdeki yıllarda, dinci örgütlenmelere devasa parasal yardımlar yapmaktan da geri durmadılar. Sonunda bu örgütler öylesine pervasızlaştılar ki, bunlardan birinin haddini bilmez lideri kafasına kavuk sarıp, beline Osmanlı kılıcı kuşanarak Köln caddelerinde gezme cesaretini bile bulabildi.

Açık konuşmak gerekirse, sendikalar bile bu doğrultuya hizmet ettiler. Türkiyeli soldan uzak durma gayretinden vazgeçmediler. Bir zamanlar solda en geniş ve etkin bir federasyon olan Federal Almanya İşçi Dernekleri Federasyonu (FİDEF) tüm Türkiyelileri ısrarla sendikalarda örgütlenmeye, oralarda aktif olmaya çağırırken, Alman Sendikalar Birliği (DGB) merkezinin birlik sendikalarına istisnasız her ay bir tamim göndererek “bu federasyonla asla birlikte çalışılmamalı” uyarısı yaptığını bugün kaç kişi anımsıyor acaba? Binlerce işçinin çalıştığı büyük fabrikalardaki işçi temsilciliği seçimlerinde sağcılara, MHP sempatizanlarına gözlerini kaparken, solcuların seçilmesini engellemek için yapılanlar ciltler dolusu kitap eder. Sendikaların bu doğrultudaki tutumu, en sonunda gericilere kendi sendikalarını kurmaya kalkışma cesareti verdi. (En başta Köln’de Ford fabrikasında başlatılan bu girişimin yine Türkiyeli sol örgütlerin desteğiyle engellenebildiğini de anımsatmak isterim.)

STRATEJİK HEDEF OLARAK DİNSEL GERİCİLİĞE DESTEK

Federal Alman devletinin dinci oluşumları destekleme, onları Türkiyelilerin temsilcisi olarak muhatap alma politikasının aslında sadece bu topluluğu kontrol altına alma hedefi güttüğünü düşünenler, şiddetle yanılmaktadırlar. Alman emperyalizminin İslam’a olan merakı çok eski tarihlere dayanmakta. Alman tekelci sermayesi ilk kez dünyaya yayılma çabalarına giriştiğinde, dinsel yapılanmalar üzerinden İslam coğrafyasını etki altına almayı da hedeflerinden biri olarak belirlemişti. Bu amaçla Mısır’dan müftüler getirildiği, bir “İslam merkezi” kurmaya çabalandığı tarih sayfalarında yazılı. Daha sonraları, Nazi Almanyası’nın da aynı doğrultuda çabaları oldu. Nazilerin işgal ettikleri Sovyet topraklarında Kuran kursları düzenleyerek, camiler açarak Müslümanları derlemeyi, onlarla ordu kurmayı başardıklarını da biliyoruz. Kısacası, stratejik planlar Bismarck’tan bu yana değişmeksizin duruyor Federal Dışişleri Bakanlığı’nın çekmecelerinde.

Nitekim, Türkiye kökenliler arasında son olarak kendisini gösteren tarikata da bu ülkede hemen kucak açıldı. Bu sonuncular kısa zamanda Alman kuruluşlarının “gönlünü fethetti”; çoğu “mürîdinin” batılı görünüşüyle, kendi uzmalık alanında yetişmişliğiyle, hep birlikte ağızlarına doladıkları “dinler arası diyalog” söylemiyle… İşte tam da emperyalist merkezlerin aradığı, üzerine teoriler karaladığı bir şeydi bu: Ilımlı İslam!

Aradan geçen zaman içinde bunların nasıl sıkı bir hiyerarşi içinde örgütlendikleri, hangi siyasi hedefler peşinde oldukları üzerine ortaya pek çok belge konmuş olmasına, darbe girişimi gibi bir olay da geçmesine karşın Alman kuruluşlarının bunlarla ilişkilerinde herhangi bir değişiklik olmadı. Halen sayısız kuruluş, üniversiteler onlarla sarmaş dolaş. Demek ki, emperyalist emellere yararlılıkları konusunda şüpheleri yok. Kim bilir, belki ileride…

ÇÖPE ATILAN KIRIK AYNA TEORİSİ

Heyhat! Son otuz yıl içinde bu gericilik yuvalarının ve onları destekleyen odakların bir suç ortağı ortaya çıktı ki, teorimi çöpe atmama neden oldular: Hemen hepsi okur-yazardan öte, toplum içinde aydın sayılan, yani toplumu daha ileri, aydınlık ufuklara taşıması beklenirken sol düşüncelerden uzaklaşarak yeni liberal giysilerine bürünenler. Hümanizm, insan onuru ve eşitlik üzerine bol laf ederken, alabildiğine sömürülerek yoksulluk sınırı altına süprülen milyonlar karşısında kılı kıpırdamayanlar…

Demek ki, sadece cahillere has bir şey değilmiş kırık aynalar.

İşte bunlar da “dinsel inançlara saygı” kisvesi altında ortaçağ kalıntılarına özgürlük istediler… İslamofobiye karşı Almanya kamuoyunu yobaz kitlesiyle dayanışmaya çağırdılar… Cami yaptırma derneği kisvesi altındaki gericilik yuvalarıyla dayanışma mitingleri düzenlediler. Türkiyeli sol örgütler arasında “göçmenlerin ortak çıkarları” doğrultusunda dinci gericilikle diyaloğa girenler bile oldu.

KULLANIŞLI VE AYNASI KIRIK OKUR-YAZARLAR

Bu okur-yazarların en uyanıkları “zamanın ruhuna uyarak”, doğrudan çıkar elde etme amacıyla, bilerek ve isteyerek aynalarını kırdılar. Sadece “demokrasi tramvayı”na binen dinci gericiliğe destek çıkmakla kalmadılar. Sosyalist sistemin çöküşünde sevinç çığlıkları attılar. Ardından gelen zincirlerinden boşanmış emperyal saldırıyı alkışlarla karşıladılar. Afgan halkının İslam gericiliğinin en karanlık güçlerinin eline terk edilmesine destek sundular. Turuncu karşıdevrimlerde, Arap (Son)Baharı’nda coşkuya kapıldılar. Irak’a, Suriye’ye, Libya’ya toptan saldırıda “Evet, ama yetmez!” diyecek kadar ileri gittiler. Dünya kamuoyunun bunca saldırganlık karşısında sessiz kalması, onlar olmaksızın sağlanamazdı. Çok büyük bir kesimin aynası işte bunlara bakarak kırıldı, parça parça oldu.

Bu tipler, aynaları kırmanın mükafatını da bolca gördüler. Medyada kendilerine bol maaşlı köşeler sunuldu. Yazdıkları kitaplardan yapay “bestsellerler” oluşturularak keseleri dolduruldu. Kimilerine yapacakları derinliksiz belgeseller için bütçeler sunuldu. Hizmetleri için hem manevi hem de maddi değeri olan sanat-edebiyat ve “topluma hizmet” ödüllerine boğulduklarını, hatta bunlardan birinin omzunun Almanya Cumhurbaşkanı’na  okşatıldığını bile gözlemledik. Geçenlerde yine bir diğerini de Almanya Pen Kulübü’nün tepesine oturtmuşlar.

Şimdi halen yazıyor ve konuşuyorlar.

Ne var ki, zamanın ruhu bir kez daha değişme eğilimi gösteriyor. Bunların da o değişime ayak uydurmaya hazırlandığını gözlemliyoruz. Bu hazırlık boşuna değil. Yakın gelecekte umudu yeşertecek gelişmelerin ilk göstergeleri belirmekte. Türkiye’de AKP rejimi hayatta kalma telaşına kapıldı. Güney Amerika sarsılmaya başladı. Afrika’da bir kez daha toplumcu, bağımsızlıktan yana hareketler beliriyor. Almanya’ya gelince…

Sol diye pazarlanan sosyal demokratlarla yeşillerin ağırlıkta olduğu hükümetin bu kez, geçmişte olduğu gibi, emekçi yığınları meydanlardan uzaklaştırarak alabildiğine sermayeye hizmet edebileceği -kanımca- çok tartışmalı. (Hele bir pandemi geçsin, göreceğiz.)

Demek ki, bu koşullarda 2022’de aynamızı her türlü darbeden korumak yetmeyecek. Görüneni delici bakışlarla tarayarak, kırık aynalardan yansıtılanların ardındaki gerçekleri kavramak ve kavratmaya daha da hız vermek gerekecek.

CEMİL FUAT HENDEK – MAİNZ

GÖRSEL: Ömer Yaprakkıran