Avrupa’nın sahibi hegemon bir ülkede “Türkçeli toplumun” siyasal refleksleri: Bunlar alttakiler, evet!

Avrupa’daki sosyalist devletleri haritadan kazımayı başaran Alman liberal solunun, Türkiye kökenli toplumu sağın malzemesi ve âşığı haline getirmesi, bir büyük marifet sayılmamalıdır. Sonuçta çoğunluk toplumu göçmen kökenlileri kendisine benzetiyor ve tersi: Göçmen kökenli robotlar da çoğunluk toplumunu kendisine benzetiyor. Bu denklemin zayıf noktası nerede?

Pek sevimli bir unvan olmasa da, söylemek, gerçeği dile getirmekten başka bir anlam taşımıyor: Avrupa’nın “sahibi” bir ülkedeyiz, Federal Almanya’da. Almanya Avrupası veya Avrupa Almanyası diye nitelemek çok yanlış olmaz. Burada kökleri Türkiye’de bulunan 3 milyonun üzerinde insan yaşıyor ve bu “Türkçeli toplumun” 1,4 milyonu Alman pasaportu taşıyor. Seçmen yani.

26 Eylül’deki seçim “sath-ı mailinde” önemsenecek bir hareketlilik yaşanmadı. Alman seçmen heyecansız, Türkiye kökenli toplumda da bir hareketlenme yok. Tabii şu söylenebilir: Alman seçmenler veya Türkiye kökenli göçmenler başka bir şeye çok özel ilgi gösterdi de, şimdi bu seçimlere normalin üzerinde bir ilgi göstermeleri mi eksik kaldı?

Bu soruyu yanıtlamayalım.

Başka bir noktaya bakalım: AB’nin lokomotifi resmen “gömlek değiştiriyor”. Sadece otomotiv endüstrisinde değil, geleneksel siyasette de. Fakat tehlikesiz bir değişim bu. Son yıllarda köklü bir siyasal dönüşüm yaşandı. “Hiçbir şey değişmeden kaldı, çünkü her şey değişti.” Alışılmış sınırlar ve cepheler ortadan kalktı, sistemi taşıyan kitle partileri eridi ve yeni partiler ortaya çıktı.

Seçmenin ve Türkiye kökenli göçmenlerin, ki bu parçalanmalar sonrasında çok daha önemli bir oy deposu haline de gelmiş bulunuyor, kayıtsızlığı sürüyor. Sandığa uzaklar. Daha doğrusu, iktidar üzerinde baskı olacak bir iddiayla ortaya çıkmıyorlar. Henüz kendi güçlerini pek önemsemiyorlar. Fakat sahnedeki dönüşüm göz ardı edilemeyecek kadar açık: Federal Almanya’da artık 7 küçük parti var ve bundan böyle, bu ülke en az 3 partili koalisyonlarla yönetilebilecek. Küçük parti? Kitle partisi yok artık. Seçim anketlerinde “en büyüklerin” bile oy oranı yüzde 20-24 bandındaydı.

İLGİSİZLİĞİ SEÇEN TOPLUMUN YENİ ARAYIŞLARI

Almanya’da seçmen konumundaki Türkiye kökenliler içinde elbette seçim sürecine ilgi gösteren bir kesim var. Ama onlar da “deplase oluyor”. Mesela Konrad Adenauer Stiftung’dan Viola Neu, eskinin kemik “SPD’li Türk” imajının sahneden çekildiği ve ilginin CDU’ya yöneldiği kanısındaydı. Ünlü vakfın yönetici konumundaki araştırmacılarından Neu, bu yıl 1 Mart’ta Die Welt’in web sayfasında da yayımlanan haberde, Türk göçmenlerin ilgisinin artık CDU’ya döndüğünü ileri sürmüştü. Buna göre, Türk komünitesi içinde SPD’ye oy vereceklerin oranı yüzde 13 civarındaydı. Hıristiyan demokratlar bu “halk grubunun” yeni sevgilisiydi. İddia, bu. Ama temelsiz değil, vakfın araştırmalarından çıkmış bir sonuç.

Ortada bir hareketlenme var. Doğru. Ayrıca Türk toplumu içinde de yerel düzeyde partiler kurulduğu, bazı yerel seçimlere bu partilerle katıldıkları gözleniyor. Bunun sonrası da olmalı…

Türkiye kökenli göçmenler, bir eğilim olarak, Almanya’daki toplumda yoksullar katmanında yer alıyor. Bu konumlarını kambiyo farkından da güç alarak Türkiye’deki “yatırımlarıyla” kısmen kompanse edebiliyorlar. Türkiye kökenli oldukları için yoksul değiller elbette, tamamen “sosyal” ve sınıfsal nedenlerle, üretim içinde bulundukları yer itibariyle yoksullar ve kökleri tesadüfen Türkiye’de. Göçmen “kaderi”, etnik veya kültürel bir nedenle açıklanamaz; sosyo-ekonomik bir sonuç. Etnisizm, dincilik, kültürcülük, cinsiyetçilik vs. bu altyapı üzerinde yükseltiliyor. İnsanlar, yoksullaştıkça, Türk veya Kürt olduklarını hatırlıyorlar. Sorunu sosyal yapıda, gelir ve servet dağılımındaki adaletsizlikte veya sınıfsal çelişkilerde değil, etnik-dinsel-kültürel kimliklerde arayıp buluyorlar. Bu, onlara başlangıçta belki bir güç veriyor, ancak çarpık ve kirli bir enerji bu. En fazla, uyuşturucunun verdiği güce benzetilebilir. Bu yaklaşımın bünyeyi zamanla yerle bir ettiğini, daha doğrusu geride sağlıklı bir bünye bırakmadığını insanlık iyi biliyor.

Bakıldığında görmek zor değil, dedik: Göçmenler bu ülkenin temelini, en alttakileri oluşturuyor. Tamam. Ama buradaki tuhaflık da çok açık. “Büyük Almanya”yı bir dünya devi haline getiren iki şey var çünkü. İçerideki işgücü maliyetlerinin birim üretim maliyeti içindeki düşüklüğü ve dünya pazarlarındaki teknolojik egemenlik. Almanya, bir ihracat devi olmasını, “dış pazarlardaki” gücüne borçlu. Yani eğer göçmenleri de bir dışsal unsur sayarsak, “dışarının” sırtında yükselen bir sermaye birikim modeliyle karşı karşıyayız. Sırtına çıktığı insanların küçük bir bölümü bu ülkede yaşıyor, dünya pazarlarındaki yoksullar da böyle bir temelin en önemli parçası sayılabilir.

EN ALTTAKİLER VE ORTAK ÇIKAR ARAYIŞSIZLIĞI

Bir şey çok net: Göçmenler içinde Türkiye kökenliler gerçi en büyük kesimi ve temeli oluşturuyorlar, ama diğer yoksullarla bir beraberlik arayışı içinde değiller. Olmamaları için de çoğunluk toplumu ve egemen siyaset sınıfı elinden geleni yapıyor. Bunu normal karşılamak gerek: Sonuçta, varlıklarını korumak zorundalar. Fakat azınlıktakilerin ruh hali tuhaf. Türkiye kökenlilere bakalım: Bunlar, partilerde, sendikalarda, kitle örgütlerinde ne Almanlar ne de diğer göçmen gruplarıyla el ele olmak gibi bir heyecan taşıyorlar. Tekil veya küçük grupsal çıkışlardan değil, kitlesel bir heyecandan söz ediyoruz. Bu, başarıyla engellenmiş durumda. Daha önce bu boyutlarda değildi.

kitlesel yönelimin var olduğunu, yani eskiden, 50-60 yıl önce durumun böyle olmadığını bize kalan tek tük yazı, çizi, kitap ve anılardan vs. biliyoruz. Bugünün klasik Türkiye kökenlisi ile 50 yıl öncesinin klasik Türk-Kürt göçmeni arasında büyük farklar var. İki taraftan gelen, Alman ve Türkiye sermayelerinden gelen baskıların, bunların ideolojik taşıyıcılarının bir sonucu olarak toplum da dönüştürüldü.

Özellikle 12 Eylül’den sonra Türkiye kökenli toplumun dokusu değişti. Bunda şaşılacak bir yan yok, Türkiye toplumunun dokusuna ve “çıkıntılıklarına”, yani sol yönelimine müdahale edilince, onun Almanya’daki gölgesine de (“gurbetçi”) müdahale edilmiş olacaktı. Öyle oldu. Bunun için askeri yönetimin özellikle din adamları ve camiler üzerinden buradaki toplumun dinselleştirilmesinde özel bir çaba içinde olduğu biliniyor. AKP, bu çabaların üzerine oturmuştur. Ancak daha önemlisi var.

Daha önemlisi var, çünkü sağdan gelen tepkilerin sol üzerinde pek etkili olması beklenemezdi. Fakat Alman liberal solu, SPD’si, Yeşiller’i, sivil toplum örgütleri ve vakıflarıyla, hatta sendikalarıyla, buradaki Türkiye kökenli toplumunun iyice sağcılaştırılmasında ve dincileştirilmesinde öncü bir rol üstlendi. Sınıf değil, Türklük ve Müslümanlık vurguları, Türkçeli toplumun kendi gerçek çıkarlarını takip etmesini zorlaştırdı. Buna bir de Türkiye nefreti eklenebilir.

Mesele şu: Türkiye’deki cumhuriyetçi kuruluşun ister istemez beslediği sol kodların tasfiyesini bu “liberal ve sol” kesim gerçekleştirebilirdi ancak. Yaptılar. Şunu eklemek gereksiz belki de: Avrupa’daki sosyalist iktidarları, bir diğer deyişle “reel sosyalist” devletleri haritadan kazımayı başaran Alman liberal solunun, Türkiye kökenli toplumu sağın malzemesi ve âşığı haline getirmesi, bir büyük marifet sayılmamalıdır.

SOL BİR TEHDİT DEĞİLLER

Toplum böyle bir dönüşümden geçince, Alman partilerinin de Türkiyeli göçmenlere özel bir ilgi göstermesi gerekmiyor. Çünkü bir sorun kaynağı, “sol bir tehdit kaynağı“ değiller artık. Özel bir çabayı hak etmiyorlar. Kendi dilini, gazetelerini, medya organlarını ve fikir üretimini bile önemsemeyen bir yeni hamur var ortada. Bütün sinirleri alınmış bir toplum bu.

Karşılıklı bir ilgisizlik söz konusu artık. Karşılıklı bir vurdumduymazlık, çünkü aşkın bir sol arayış, hadi sosyalizm diyelim, bu ilişkilerde hiçbir role sahip değil. 60’lar ve özellikle 70’lerde Türkiye kökenli toplumun sola yakınlığı, daha sonra Türkiye’de sağcı partileri bile destekleseler, ciddi bir sorun ortaya çıkarabilirdi. Bunun tasfiyesini, sendikalar, partiler ve sivil toplum örgütleri, “metropol demokratizmi” gibi refah şovenizmini besleyen yaklaşımlarla kolaylaştırdılar.

Sonuçta karşılıklı bir ilgisizlik aşamasına geldik. İki tarafın bütün gericileri, Türkiye’nin tapınıcıları (İslamofaşistleri) ile Almanya’nın demokratizmine tapınanlar, el ele, bir düşmanlıklar duvarı örmeyi başarmış görünüyor. Bu düşmanlıklar duvarının, emeğiyle geçinen (Türkiye kökenli yeni Alman seçmenler veya biyolojik Almanlar dahil) içinde aydınlarla aydın adaylarının da yer aldığı yüzde 99’a hiçbir şey kazandırmayacağı ortada.

Göçmenler içinde ve çoğunluk toplumu içinde, Türkiye kökenliler veya Türkçeliler bünyesinde çirkin ve kirli bir cepheleşme boy veriyor. Tuhaf bir etnisizmi, her türden mezhepçiliği “Büyük Almanlık” ile karşı karşıya getiren şike bir sahne bu.

İşte bu sahnede, siyasi yaşama veya sandığa ilgi değil, kayıtsızlık filizleniyor. Toplumlar gerçek bir siyasallaşmadan uzaklaşıyor çünkü. Siyasallaşma, sınıfsal karşıtlıkları sahneye çağıracaktır. Bunun yerine kimlikler, din, etnik bağlar ve kültürcülük, hatta cinsiyetçilik üzerinden tuhaf bir siyasallaşma yaşanıyor.

Türkçeli 3 milyonun içinde yer alan 1 milyonun çok üzerindeki seçmen kitlesi, Türkiye’ye tapanlar ile Türkiye’yi bir şeytan ülkesi (veya “anomali”) olarak görenler, kendi gettolarında ölmeye yatıyorlar. Aynı şeyi kendi büyük gettosundaki Alman toplumu da yaşıyor.

Yoksullar birbirini düşman belliyor: Birbirlerine soğuk, ilgisiz ve düşman halklar… Sermayenin arayıp da bulamadığı bir nimet içinde yaşıyoruz. Ama ihracata ve işgücü girdilerindeki ucuzluğa mani olmayacak, yani dış ticareti baltalamayacak bir soğukluk ve düşmanlık olmalı bu. Abartılı ve savaş kokan düşmanlıklar, ihracat ve ithalatı, hammadde pazarlarını tehlikeye düşüreceği için, ihracat şampiyonlarının işine gelmez. Bundan kaçınırlar…

Hareketsiz, gelecek umudu olmayan, kendisine bir gelecek yaratmayı düşünemeyen, içinden çıktığı dili koruyamayan, bir bitki suskunluğuna dönüşen halklardan, dillerden, göçmenlerden beklenen şey, Almanya’da da yaşanıyor: Siyaset sahnesinde tehlikeli, yani bu toplumsal düzeni -sermaye tahayyüllerini- aşan bir rol oynamaktan kaçıyorlar. Çoğunluk toplumundaki uyuşukluğu, daha da geriden alarak yeniden yaşıyorlar.

Buradan aydın çıkmaz. Sorumlu yurttaş çıkmaz.

Belki büyük sermayenin posasını çıkaracağı üretici ve fakat etten/kemikten yapılma robotlar çıkar. Bunların da sandığa ve kendi yaşamlarını eşitlikçi bir doğrultuda değiştirecek programlara/partilere özel bir ilgi göstermeleri beklenemez. Ama gösterselerdi de, bir yeni enerjiye destek vermeyeceklerini tahmin etmek zor değil. Çoğunluk toplumu göçmen kökenlileri kendisine benzetiyor ve tersi. Göçmen kökenli robotlar da çoğunluk toplumunu kendisine benzetiyor. Birbirlerinin enerjisini sıfırlıyorlar, birbirlerine enerji taşımıyorlar. Sonuçta, büyük bir düşüşün gölgesinde yaşıyoruz.

OSMAN ÇUTSAY – FRANKFURT

GÖRSEL: Ömer Yaprakkıran

KAYNAK: www.politeknik.de