Batı’nın “demokratik medyası”: Deneyimli savaş muhabiri Fulvio Grimaldi’den acı gerçekler

Elli yılı aşkın meslek hayatında pek çok basın kurumu için çalışan İtalyan savaş muhabiri Fulvio Grimaldi, güç odakları tarafından kontrol edilen günümüz medyasının, tek iktidarlı küreselleşmeye engel oluşturan ülkelere karşı savaş çıkarmak için nasıl kullanıldığını anlattı. 

 

1934 doğumlu İtalyan savaş muhabiri Fulvio Grimaldi, elli yılı aşkın meslek hayatında pek çok basın kurumu için çalıştı: BBC, Paese Sera, ABC, Lotta Continua, Liberazione… 1986’dan itibaren İtalyan devlet kanalı RAI için savaşları yakından izleyen Grimaldi Yugoslavya’daki savaşı çarpıtarak verdiği için RAI’dan 1999’da istifa etti. İleri yaşına rağmen, yıllardır bağımsız gazeteci olarak, dünyanın sosyo-ekolojik yönden en tehlikeli bölgelerinden ve savaşlardan röportajlar yapıyor, belgeseller hazırlıyor. Fulvio Grimaldi, çoğu zaman savaş alanlarında tek bağımsız gazeteci olarak bulundu. Kuzey İrlanda’daki 1972 Derry Katliamının (Kanlı Pazar) tek İtalyan tanığıydı örneğin.

İtalyan gazetecileri arasında ayrıcalıklı özel bir yere sahip savaş muhabiri Fulvio Grimaldi, geçtiğimiz günlerde Michele Manfrin ile bir söyleşi yaptı. L’Indipendente haber portalında yayınlanan bu söyleşiyi Türkçeye Birgül Göker Perdisa çevirdi ve “serbestada.com” sitesinde yayımladı.

Kendisine yöneltilen soruları “Bir savaşa ya da başka olaylara yönelik gerçekleri ancak gerçek bir gazeteci anlatır” diyerek yanıtlamaya başlayan Fulvio Grimaldi, söyleşi boyunca örneklerle acı saptamalarda bulundu:

GAZETECİ OLAN BİTENİ KOPYALAMAKLA YETİNEMEZ

“Gerçek gazeteci düşünen özgür bir kişidir, kopyala-yapıştır’cı değil; bir bakış açısına sahip olmalı, yani  empati yeteneği ya da kişisel değerlendirme gücü olmalı. Benim mesleki deneyimime bakacak olursak, ki geride bıraktığımız yüzyılın 60’lı yıllarına uzanır, gerçekleri bu formda vermek hiç de kolay olmamıştı. İngiliz tarzı objektiflik (nesnellik) ilkesinin izlenmesi isteniyordu. Konformizmi gizleyen bir çarpıtmadır, mistifikasyondur bu. Ancak, diktatörlerin yol açtığı felaketlerin ardından 1945’ten itibaren güçlenen demokratik vicdan, yeni alanlar açmayı başardı. En otoriter şefler, genel yayın yönetmenleri bile çoğulculuk cilası atılmış haberlere izin vermemezlik edemedi. O zamanlar sağ’dan çok sol böyleydi. Bugün ise, gazetecilik ilkeleri her ne kadar değerlerinden çokça kaybettiyse de, tersi doğrudur.  

Benim savaş muhabiri deneyimim,1967’deki İsrail ile Arap devletleri arasında yaşanan Altı Gün Savaşı ile başlar. Günlük gazete Paese Sera ve haftalık Vie Nuove için bu savaşı izliyordum. Her ikisi de PCI’ye (İtalyan Komünist Partisi) yakın yayınlardı. Partinin ve daha az katı olmakla birlikte bu yayın organlarının resmi görüşü, zulüm görmüş oldukları, demokrasinin ve hatta sosyalizmin (Kibutzlar nedeniyle) temsilcileri olduğuna inanıldığı için İsrail’i desteklemekten yanaydı. Altı Gün Savaşı’ndan ve sonrasında Filistin’de ve o bölgede yaşanan diğer çatışmaları izleyerek geçtiğim haberler bu görüşe uymuyordu, ancak tüm haberlerim sansürsüz yayınlandı. Haberlerim sayesinde Arap ve Filistin görüşlerinin daha iyi anlaşıldığını, bu iki yayın kurumunun ve hatta partinin çizgisini değiştirdiğini söylemekten onur duyarım.

Yıllar sonra 2003’te Bağdat’taki ABD-NATO saldırganlığını takip ettim. O zaman neredeyse tamamen “normalleştirilmiş” bir medya dünyası oluşturulmuştu artık, benim o dünya ile uyumlu olmayan haberlerim, yazdığım röportajlar Liberazione gazetesindeki “Lettere” köşesinde yayımlanıyordu. Irak Savaşı sırasında sahada bulunan CNN muhabirinin anlattıklarına hiç de şaşırmamıştım. Uluslararası basın ofisini kontrol eden Pentagon görevlilerinin önünde trafik ışıkları gibi yeşil, sarı ve kırmızı renkte üç düğme bulunduğunu anlatmıştı. Pentagon görevlisi uluslararası basın ofisinden geçen tüm haberleri denetliyordu; haber uygunsa yeşil ışığa basıyor ve haberi uluslararası kamuoyu için yayına sokuyor; sarı ışığa basıyorsa haberde düzelti yapılıyor; kırmızı ışığı yakıyorsa haber doğrudan çöpe atılıyordu, çünkü haber Pentagon için “doğru değil”di.

Irak savaşını izleyen sonraki yıllarda, medya, yazılı ve görsel basın küçük bir oligarşinin eline geçti. Bu nedenle şimdi medya, sadece görünüşte halkı bilgilendirme görevini yapıyor, aslında bir propaganda aracı oldu; gerçekleri çarpıtarak veriyor. Pentagon’un Irak savaşı sırasında CNN muhabirlerine uyguladığı trafik ışıklarına göre haber yayınlama biçimi, bugün evrensel bir mekanizmaya dönüşmüş durumda. Gazetecilik meslek kuruluşları ve sendikalar, bu prosedüre mükemmel bir şekilde uyum sağladılar. (…)

SAVAŞTAKİ İKİ TEMEL “ERDEM”: GÜÇ VE SAHTEKÂRLIK

Maaşınızı verdiği için bir patron tarafından koşullandırılmanız “güç”tür mesela, dolayısıyla sizin ve ailenizin bugünü ve geleceğidir. Sahtekârlık ise, patronun ve onun emrindeki genel yayın yönetmeninin çıkarları doğrultusunda size emredilen şeydir. 

Bir savaşa hazırlanılıyorsa şayet, öncesinde, genelde, imha edilmek istenen ülkeye ya da o ülkedeki iktidara yönelik yoğun bir karalama kampanyası başlatılır. Bu karalama kampanyasına, Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü), Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Örgütü) gibi büyük Batılı siyasi ve ekonomik çıkar merkezlerinin desteklediği Sivil Toplum Kuruluşlarının sağladığı “etik” değer eklenir; bu da “insan hakları” ihlalleridir. Bazı önemli dinî liderlerin ve kurumların savaşı onaylayıcı kutsamaları da eksik kalmaz. 

Bu söylediklerimin örnekleri her gün gözümüzün önünde, kulaklarımızla tv’lerden duyuyoruz; Rusya’dan Çin’e, İran’dan Myanmar’a, Mısır’dan Suriye’ye, bir şekilde alternatif bir toplumsal model oluşturan ve tek iktidarlı küreselleşmeye engel teşkil eden tüm ülkelere yapılanlara bakın. Savaş yapılırken düşmanın sesini yok etmek ve kendi sesinin değerini arttırmak esastır. Bu “kendi sesi” her ne kadar yalana dayanıyorsa da tartışılmazdır, çünkü medyanın toplu desteği vardır.

Kişisel meslek deneyimlerime gelecek olursak, mesela NATO’nun saldırıların ilk gününde yaktığı Belgrad’taki Devlet Televizyonu binasını hatırlıyorum. 2003 Körfez Savaşı’nda, bombalamanın ikinci gecesinde Irak Enformasyon Bakanlı’ğının toz haline getirildiğini, sokağın karşısındaki penceremden gördüm. Doğrudan Washington tarafından verilen, Amerikan askerlerinin yanına iliştirilmiş “embedded” gazetecilerin “gerçekler”ine zarar vermeme “tavsiye”sine karşı gelerek, yoğun bombardıman altındaki Irak’ta gerçekte neler olduğunu yazan, kaçınılmaz olarak Saddam Hüseyin hükümetinin basın açıklamalarını da Bağdat’tan veren gazeteciler ABD’nin tepkisine maruz kaldı. Şöyle ki, neredeyse tüm uluslararası medya kuruluşlarının yayın yaptığı teras, bomba yağmuruna tutuldu. Bağdat’a giren ABD tankları ilk olarak, gazetecilerin çoğunluğunun kaldığı Filistin Oteli’ni vurdu. Bu saldırıda üç meslektaşım hayatını kaybetti.  

– Kitle iletişim araçlarının savaşa hazırlanmadaki rolü nedir? Ve zenginler, büyük sanayi grupları, çok uluslu şirketler ya da hükümetler tarafından kontrol edilen medyanın gerçekleştirmek istediği kendi gündemi var mı?

Son otuz yılda, gazete ve televizyonların giderek daha güçlü ellerde toplanması nedeniyle, -mesela İtalya’da Elkann, De Benedetti, Cairo- kazanç kaynakları artık okuyucular değil de genelde jeopolitik koşullarla ilişkili finans ve endüstriyel faaliyetler, bu nedenle bir ulusun siyasi, ahlaki ve entelektüel gücünü ifade etmeleri mümkün değil. Kitle iletişim araçlarının, çocukların çalıştıkları dükkândaki temizliği iyi yapmaları gibi bir gündemi var.

ABD AJANLARI AVRUPA MEDYASINA SIZDI

– Küreselleşen kitle iletişim araçları, rakibin sahasına tanklardan ve askerlerden çok daha önce ulaşıp, “düşmanın” kolektif imajını zedeleyerek, yeni ödünç modeller sunma gücüne sahip. Bu bağlamda, kitle iletişim araçları, güç odaklarının emrinde olan gerçek silahlar olarak kabul edebilir mi? Güç odakları emri altındaki medya silahını hangi biçimde kullanabilir?

Belgrad bombardımanı… Emperyalist bir girişim olan “renkli devrimler”in temelinde bu vardı. Batı yanlısı bir rejim değişikliğini kolektij imajı manipüle ederek sağlayamadıklarında, devreye silahlı saldırıları sokuyorlar. Bu durumu Libya ve Suriye’de gördük. Burada daha önce bahsetmiş olduğum kampanyalarla hem uluslararası basın hem de saldırgana hizmet ettiği kabul etmekle birlikte Batı’nın nezdinde akreditasyon almayı başarmış yerel basın rol oynuyor. Bu tür yerel basına örnek olarak Belgrad’ta, arkasında George Soros’un olduğu B-92 Radyo-TV’yi verebilirim mesela. Bu radyo-tv,  “otoriter” olarak adlandırılan ancak insanların birçok “uygar” ülkeden daha sık ve özgürce oy kullandığı Slobodan Milosevic iktidarı sırasında faaliyet gösteriyordu, Yugoslav ve Sırp olan her şeye sürekli saldırıyordu. Bu nedenle, Batılı yetkililer tarafından ödüllendirilmişlerdi.

İki yıldır tam bir savaş durumu yaşıyoruz, siyasiler ile hükümetlerin söylemlerinde olduğu kadar önerdiklerinde ve siyasi eylemlerinde de var bu. Medyanın katkısı nedir bu duruma?      

İktidar ve sermaye kontrolündeki kitle iletişim araçları ile medya oligopollerinin baskısının dışında kalmayı başarmış, her ne kadar az sayıda olsalar da, iletişim kurumları arasında net bir ayrım yapmalıyız. Özgür kalmayı başarmış olanlar internette ve dijital ortamda kendilerine bir alan açmayı başardılar. Bu özgür ve dürüst kalmayı başarmış gazetecilere, yalanlarla örülen duvarlarda çatlaklar oluşturarak inkâr edilen doğru bilgiye ulaşmamızı sağladıkları için büyük ölçüde borçluyuz. Bilin ki, tek bir elden idare edilen medya zırhlısının ateş gücü göz önüne alındığında, bu küçük bir başarı değil. Tüm büyük basın organları üzerinde kontrol sahibi olmak, seçkinlerin kendi halklarına karşı planladıkları sağlık-salgın savaşının ön koşuludur. ABD ajanlarının en önemli Avrupa gazetelerine sızdığı ve kimi gazetecilerin CIA tarafından maaşa bağlandığı hakkında bizi önceden uyaran, ani bir şekilde ölen Frankfurter Allgemeine’den Udo Ulfkotte değil miydi?”

Söyleşinin tamamına “www.serbestada.com” sitesinden ulaşmak mümkün.

YENİ POSTA-BOLOGNA

KAYNAK: www.serbestada.com                   

FOTO: youtube.com/fulvio grimaldi