Çizme’nin en bilge, en tombul, en kızıl kenti Bologna!

Çizme’nin en bilge, en tombul, en kızıl kenti Bologna!
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on email

İtalya’nın kuzeyinde, turistlerin bir heyecan Venedik’ten Floransa’ya, ya da Floransa’dan Venedik’e geçerken, gözden kaçırdıkları muhteşem bir ortaçağ kentidir Bologna. “Dotta, grassa, rossa” (bilge, tombul, kızıl) diye nitelenen kent, Avrupa’nın ilk üniversitesinin bulunduğu, yemekleriyle, Papa’ya inadıyla meşhur; sol görüşün de kalesidir ayrıca.

Dünyayı durdurmamış olsalardı şu son iki sene, “İtalya’da nereyi gidip görsek” diye pembe pembe düşünen, hayaller kuran seyahatseverlerin sayısı hiç de az olmayacaktı bu aralar… Büyüğünden küçüğüne pek çok kent arasından, sınırlı tatil zamanı yettiğince, bir İtalya güzergâhı seçiyor olacaklardı: Başkent Roma, Floransa, sular üzerinde yükselen muhteşem Venedik, alışveriş tutkunları için Milano, gözüpek gezginlerin sevgilisi Napoli, deniz mevsimiyse Sardinya adası…

Meğer durmaz denilen Dünya durdurulmadan önce ne özgürmüşüz?.. Bizler küreselleşmiş, ülke sınırları açıkken yani… İki kuruş denkleştirebilen, sırt çantasını yüklendi mi, Avrupa, Asya, Güney Amerika, Antarktika, Malezya, Japonya, İzlanda dinlemez oradan oraya gidip gelirdi. Şimdi öyle mi ya?… Özledik bir kuş misali özgürce uçup konmayı. Ben en çok heyecanla uçağa atladığım gibi İstanbul’uma dönmeyi özledim misal… Açılsın sınırlar, söz, havaalanında çevirdiğim taksinin meraklı şoförünün bir dünya sorduğu sorulara bıkmadan usanmadan saatlerce laf yetiştireceğim. 

– Nerden geliyon abla?

– Bologna! (Bolonya diye okunur)

– Polonya mı dedin?

– Hayır, Bologna!

– Orası nere?

– İtalya’nın kuzeyinde bir kent! Venedik ile Floransa arasında kalır.

– Haa! Milano tarafları yani.

– Biraz daha aşağısında.

– Eee nesi meşhur? Güzel mi?

İşte, bu soruda şöyle bir durmak gerek. Sıkı bir sorudur bu, öyle tek kelimelik bir yanıtla geçiştirilemez. Taksiciye öncelikle coğrafi konumunu iyice belletmeli, sonra da neleri meşhur bir bir sıralamalı Bologna’nın…

Coğrafi konum açısından, İtalya’nın kuzeyinde, turistlerin bir heyecan Venedik’ten Floransa’ya, ya da Floransa’dan Venedik’e geçerken, gözden kaçırdıkları muhteşem bir ortaçağ kentidir Bologna. İtalyanlar’ın adını duyar duymaz “dotta, grassa, rossa”, hemen ardından da “turrita” diye nitelendirdikleri kentin bu özelliklerini, sırasıyla “bilge, tombul, kızıl, kuleli” diyerek çevirebiliriz Türkçeye.

BATI’NIN İLK ÜNİVERSİTESİ BOLOGNA

Bilgelik özelliği üniversitesinden gelir. Avrupa’nın, Batı dünyasının ilk üniversitesi, 1088 yılında “Alma Mater Studiorum” adıyla burada kurulmuştur. O tarihten bugüne Bologna Üniversitesi, dünyanın dört bir yanından gelen binlerce öğrencisiyle, sadece kentin değil, tüm Avrupa’nın ekonomik ve kültürel gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Dante Alighieri, Mozart gibi  önemli isimleri yetiştirmiş üniversite, bugün de yakın zamanda kaybettiğimiz Umberto Eco’nun üniversitesi olarak bilinir.

Çok kuleli bir ortaçağ kentidir de Bologna. 13. yüzyılda 60 bin nüfusla Avrupa’nın beşinci büyük yerleşim alanıdır. Tekstil endüstrisi sayesinde büyümüş, zenginleşmiştir. O dönemde kentin varlıklı aileleri, evlerinin yanına kuleler inşa ettirirlermiş. Ama öyle her zenginin harcı değildir kule yaptırmak. Ancak en varlıklılar, en soylular kuleli evlere sahiptir. Kim en zengin en güçlüyse, en yüksek kuleyi yaptırır mantığıyla, bir yarıştır başlatırlar. Sonuçta da 12 ila 13’üncü yüzyılda hemen hepsi kent merkezinde olmak üzere yüz kadar kulesi olur Bologna’nın. Günümüze ancak yirmi kadarının ulaştığı bu kuleler, savaş zamanlarında da gözetleme ve savunma amaçlı olarak kullanılmış.

KIZIL KENTİN SEMBOLÜ İKİ KULE

Minik Porta Ravegnana Meydanı’na sıkışmış iki kule “Due Torri” bugün Bologna’nın dünyadaki sembolüdür. 1109 ila 1119 tarihleri arasında inşa edilmiş, yaptıran ailelerin isimleriyle anılan bu iki kuleden Asinelli, 97 metre ile en yüksek olanıdır. Üşenmeyip 498 basamağı çıkabilenlere, kule, muhteşem bir Bologna manzarası sunar. Dante’nin ünlü eseri İlahi Komedi’de de yer verdiği diğer kule Garisenda ise, 48 metre yüksekliğindedir. Yalnız bu kulenin bir küçük kusuru var; yamuk!

Garisenda’yı gördükten sonra, “Ya biz hiç dik duran kule yapmayı beceremeyecek miyiz?” diye hayıflanan İtalyanları duyarsanız şaşırmayın. Ünlü Pisa kulesi gibi eğimli pek çok kulesi var Çizme’nin. Garisenda’nın yere eğimi ise 3,25 metre.      

Bu kuleler, İtalya’nın Venedik’ten sonra en iyi korunmuş ortaçağ kenti olan Bologna’nın vazgeçilmez mimari özelliğidir. Bir diğer özelliği ise, “portico”; üzeri çatılı, çoğunlukla kubbelerle kapalı geniş kaldırımlar. Bizdeki karşılığı “revak”. Ortaçağdan itibaren binaların ilk katlarının tavanlarının dışarı uzatılarak sütunlarla desteklenip yolun bir kısmının kapatılmasıdır. Birbirine bitişik inşa edilen binaların portico’ları da birbirine bitişik. Dolayısıyla tarihi kent merkezi, tamamı 53 kilometreyi bulan bu üstü çatılı geniş kaldırımlar, birbirinden güzel, zarif portico’larla örülü. Çok gezenler hafızalarını şöyle bir yoklasın, sanıyorum ki dünyada başka bir benzeri yok! Yağmur, kar yağdı mı, şemsiye taşımadan tüm kenti ıslanmadan dolaşabiliyor, sıcaklarda kavrulmadan gezebiliyorsunuz. Bu nedenle portico’ya “halkın şemsiyesi” de deniyor… Bologna, portico’larıyla kısa süre önce UNESCO Dünya Mirası listesine girmeye de aday oldu.

PAPA’YA İNAT ÇIPLAK BIRAKILAN BAZİLİKA

Bologna’nın kent merkezi, surları yıkıldığı halde günümüze kalabilen on iki gösterişli tarihi taş kapının çevrelediği bir daire içinde. Bu alanda kentin tüm önemli yapılarını, sembollerini yürüyerek dolaşmak mümkün. Mesela, Due Torri’den sonra, Bologna’nın kalbinin attığı büyük meydan, Piazza Maggiore dolaşılmalı. İtalya’nın en büyük, en çekici, en eski meydanlarından biridir. Bir zamanlar yasaların halka duyurulduğu, festivallerin düzenlendiği, şövalyelerin at koşturduğu meydan, bugün de önemli bir buluşma, toplaşma noktasıdır.

“Bir ailem yok, benim evim Büyük Meydan’dır!

Kadınlar bana karşı cömert değil, ben aşkı Büyük Meydan’dayken çalarım!

Büyük Meydan’da ölmek isterim, sahipsiz kediler arasında!”

Piazza Maggiore’yi böyle anlatır bir şarkısında, birkaç yıl önce yitirdiğimiz dünyaca ünlü Bolognalı müzisyen Lucio Dalla.

Meydandaki en haşmetli yapı, San Petronio Bazilikası’dır. Yapımına 1390 yılında mimar Antonio di Vincenzo ile başlanmış. Hıristiyan dünyasının en büyük haç biçimli kilisesi olacağı iddiasıyla inşasına başlanılan ve kentin koruyucu azizinin adını alan bazilika projesi, çok masraflı olduğu için sonraki yıllarda değiştirilmiş. Yine de San Petronio, 130 metre uzunluğu, 58 metre genişliği, merkezde 45, öncephede 51 metre olan uzunluğuyla Hıristiyan dünyasının en büyük kiliseleri arasında yer alıyor. Avrupa’nın altıncı, İtalya’nın ise üçüncü büyük kilisesi. Gotik tarzdaki iç yapısı, zemindeki 1655 tarihli Gian Domenico Cassini tarafından yapılmış ünlü güneş saati, Giovanni da Modena, San Rocco del Parmigiano gibi ünlü sanatçıların freskleriyle süslü kubbeleri, Bolognalı ressam Amico Asperti’nin tabloları bazilikanın görülmeye değer eserleridir. Kilisenin öncephesindeki mermer kaplamanın yarım kalmış olması, üst tarafın kızıl tuğlalarla öylesine bırakılmış olması ise, bir diğer dikkat çekici özelliğidir. Nedenini araştırınca, Bolognalıların önemli bir karakteri daha ortaya çıkıyor.

Duomo’nun yapılmasına papalık, yani kilise üstyönetimi değil de, geleneğin tersine Bolognalı sivil halk karar verip, kendi parasıyla bazilikayı yapmaya başlar. Papalıktan özerk, bağımsız olma isteği, kentin bu güçlü “laik” karakteri, San Petronio’nun tamamlanmamış öncephesinde yüzlerce yıldır vurgulanıp duruyor. Din haricinde, laik eğitimin görüldüğü ilk üniversitenin hukuk eğitimiyle Bologna’da kurulmuş olması tesadüf değil yani. Papalık ordusu 1506 yılında kente girer ve sivil halkın kendi parasıyla yaptırdığı, parası yetmediği için de mermerlerin tamamını alamadığı, sadece dini değil laik törenlerin de düzenlendiği San Petronio’nun öncephesini, papalık kilisesi olmadığı için tamamlamaz. Bolognalılar da Vatikan’a inat, isyanlarının bir simgesi olarak duomo’yu özellikle öyle yarı çıplak bırakır, tamamlamazlar… İnadı inattır Bologna’nın. Düşünün, San Petronio ancak 1929’da Vatikan’a dahil olur. Takdis edilme yılı ise 1954.  

DENİZ KIZLARININ ÇEVRELEDİĞİ NEPTÜN ÇEŞMESİ

Meydandaki haşmetli San Petronio Bazilikası’na sırtınızı döndüğünüzde, iki gösterişli taş bina Palazzo del Podestà ve Palazzo Re Enzo karşınızdadır. Bir zamanlar yasalarla idam kararlarının duyurulduğu 1200 tarihli Palazzo del Podestà, uzunca bir süre adalet sarayı olarak da hizmet vermiş. Kentin en büyük salonuna sahip bina, bugün önemli sanatsal etkinliklere evsahipliği yapıyor. Binanın girişindeki zarif cafelere, portico’sunun altındaki masalara kurulup meydanı izlemek de ayrı bir keyif! Sabah saatlerinde sütlü kahve “cappuccino”, günbatımında ise bir kadeh kırmızı şarap, Piazza Maggiore’de bulunma keyfinizi bir kat daha arttıracaktır.

 Palazzo del Podestà’nın hemen yanı başında Piazza del Nettuno (Neptün Meydanı) bulunur. Bu meydandaki ünlü Neptün Çeşmesi, Bologna’yı Bologna yapan bir diğer önemli semboldür. 1564 tarihli çeşmenin mimarı Palermolu heykeltraş ve ressam Tommaso Laureti’dir. Kasların, güçlü vücut yapısının öne çıkarıldığı bronz Neptün heykeli ise flaman Jean Boulogne de Douai, nam-ı diğer Giambologna’nın eseridir. Çeşmenin çevresindeki bronz denizkızları da Neptün heykeli kadar ilgi çekicidir. Denizkızları göğüslerinden akıttıkları suyu sunarlar yorgun ziyaretçilerine.

Neptün Meydanı’nı arkaya alıp yeniden yönünüzü Piazza Maggiore’ye çevirdiğinizde, meydanın sağ yanda tarihi Palazzo Comunale (Belediye Sarayı), sol yanda ise Palazzo dei Banchi ile kapandığını görürsünüz. Belediye Sarayı’nın giriş kapısının üzerindeki 13’üncü Papa Gregori’nin heykeli dikkat çekicidir. Antik Giuliano takvimini reforme eden papa olarak bilinen Bolognalı Gregori, ana girişin üzerine yerleştirilmiş heykeliyle onurlandırılmış.

1412 tarihli Palazzo dei Banchi de adını ilk ev sahipleri olan bankerlerden almış. Bugün şık butikleri barındıran yapının ünlü portico’su “del Pavaglione”nin altından, bazilika sağ yanda kalacak şekilde yüründüğünde Arkeoloji Müzesi ile az ilerisindeki Archiginnasio’ya varılır. Bologna’nın en önemli binalarından biridir Archiginnasio. 1562 tarihli yapı 1803 yılına kadar Bologna Üniversitesi’nin merkezi olarak kullanılmış. Bugün Archiginnasio 500 binin üzerindeki eser ile 12 bin el yazmasını bünyesinde barındıran kütüphanesiyle biliniyor.

2000 yılının Avrupa Kültür Başkenti olan Bologna’ya gidilmişken görülmesi gereken bir diğer meydan, Piazza Santo Stefano’dur. Üniversite öğrencilerinin en sevdiği meydan olan Santo Stefano, yine yürüme mesafesinde. Gösterişli binalar ve Santo Stefano Bazilikası ile çevrelenmiş meydan, sık sık önemli kültürel etkinliklere ve konserlere de evsahipliği yapıyor. “Sette chiese” (7 kilise) olarak da adlandırılan bin yılı devirmiş bu bazilika, ilk zamanlar içiçe geçmiş 7 kiliseyi barındırırken, 19’uncu yüzyılın sonlarına doğru geçirdiği restorasyon çalışmalarıyla sayısını 4’e düşürmüş. Kudüs’ün kutsal kiliselerini andıran bu Bazilika’da, 431’den 450’ye Bologna piskoposu olan, sonrasında ise kentin koruyucu azizi kabul edilen Petronio’nun mezarı bulunuyor. 

KIZIL BOLOGNA SOLUN KALESİ

Mimarisiyle, ortaçağı olduğu gibi günümüze taşıyan Bologna’da tüm bu kiliseler, binalar, meydanlar, kuleler ve porticolarda taş, bir dantelmişcesine ince ince zevkle işlenmiştir. O binanın kapısı, buranın penceresi, portico’nun kubbesi, sütunlar, kaldırımlar derken gözler mimari güzellik görmekten sarhoş olur. Detayları aramak için çaba sarf etmez meraklı gözler, her şey ama her şey göz önündedir! Bir de kızıldır, kıpkızıl!

Bologna’nın tüm yapıları kızıl renkli tuğla, terracotta’dan yapılmıştır. Öyle kırmızı, sarı, yeşil badanalı binalar bulamazsınız burada, yeni yapılan binalar da kentin bu mimari dokusuna uyum sağlar.

Siyasi anlamda da kızıldır Bologna, sadece İtalya’nın değil, Batı Avrupa’nın da Soğuk Savaş dönemindeki en önemli komünist kentidir. 1950’li yıllar Amerika’nın komünizmle dört koldan savaşa giriştiği dönemdir. O yıllarda NATO’nun kuruluşu gibi sadece askeri alanda değil, kültür sanat alanlarında da önemli ve çok akıllıca girişimlerde bulunurlar. Komünist Bologna da kapitalist Amerika’nın yatırımlarından nasibini alır. Akademik alanda çalışmalar yapan ünlü Mulino yayınevi ABD’nin desteğiyle 1954’te kurulur. Amaç Amerikan yazarlarını, düşünürlerini Bologna’ya tanıtmak, kitaplarını İtalyancaya çevirtmek, kapitalizm ile liberalizmin tohumlarını yeşertmek ve güçlendirmektir. Bir diğer önemli hamle, Batı dünyasının ilk üniversitesine sahip Bologna’ya ilk Amerikan üniversitesini de getirmektir. Ünlü Johns Hopkins Üniversitesi’nin Bologna yerleşkesi 1955’te kurulur. Akademik hayat renklenir, daha da canlanır kentte. Dünyaca ünlü pek çok profesör, akademisyen, filozof, politikacı yolunu Bologna’ya düşürür. Çok sıradandır örneğin bir metre ötenizdeki bir kürsüde oturmuş Gorbaçov’un birinci elden Sovyetler Birliği’nde perestroika (yeniden yapılanma)  ve glasnost (açıklık) reformlarını hayata geçirip Soğuk Savaşı bitirdiğini anlatması.  O “Soğuk Savaşı sona erdirdik” diye anlatırken, siz aklınızdan “Amerikalılar komünizmi yıktı” diye geçiriverseniz de olur tabii ki! Tüm sulandırmalara karşın Bologna hâlâ kızıl, hâlâ İtalya’da solun önemli bir kalesi. 1945’ten günümüze, sadece 1999-2004 dönemi hariç, tüm belediye başkanlarını sol partilerden çıkarmıştır kent.

BİR DİRHEM ET BİN AYIP ÖRTER!

Her haliyle farklı bir kenttir Bologna. Sadece mücevherler, birbirinden şık giysiler sergilenmez kentin tarihi, otantik dükkânlarında, envai çeşit salamı, makarnası, peyniri, şarabı da ışıl ışıl vitrinlerde özenle sergilenir. O vitrinlerin önünden öylece geçip gitmek yürek ister, duracaksın, merakla, iştahla uzun uzun bakacaksın salamlara, peynirlere… Sonra da aniden içeri dalıp, yaptırıvereceksin leziz bir “panino”, ekmek arası! Ekmek arasını ısıra ısıra mekânları dolaşmak daha bir keyiflidir, şiddetle öneririz…

Kilo alırım kaygısı mı? Boş vereceksin, bir dirhem et bin ayıp örter! Hem Bolognalı balıketli, tombul sever!… Bereketli toprakları, güçlü endüstrisi sayesinde tarih boyu pek fakirlik yaşamamış Bolognalının fiziksel özelliğidir bu; besili, etine dolgun olmak!

Mutfağı zengindir, lezizdir. Tortellini, lasagna, tagliatelle, mortadella, torta di riso en bilindik lezzetleridir. Dana kıymadan yapılan ragù sosu (bizde Bolonyez sos diye bilinir) her tür makarnada kullanabilirsiniz, ama en çok tagliatelle ile fırında pişen lasagna’ya yakışır. Ragu’yu İngilizler gibi spaghettinin üzerine dökerek yemek ise Bolognalı’ya ağır hakarettir, bilesiniz!

Bu lezzetlerin kimilerinin ilginç öyküleri de var. Örneğin, tagliatelle, soylu güzel Lucrezia Borgia’nın 1487’deki Ferrara Dükü I. Alfonso ile yapacağı evlilik dolayısıyla sofralardaki yerini almış. Düğün yemeklerini hazırlayan aşçı, Lucrezia’nın uzun sarı saçlarından çok etkilenmiş ve bu güzel sarı saçları anımsatacak uzun kesimli yassı tagliatelle makarnayı yapmış.

Bizdeki mantıyı hatırlatan tortellini’nin ise Venüs’ün göbek deliğinden esinlenerek üretildiği söyleniyor. 

Bologna şarap bakımından da zengin bir kent. Çevresindeki tepeler üzüm bağlarıyla alabildiğine kaplıdır. Pignoletto, Pinot Bianco, Riesling Italico, Barbera, San Giovese bölgenin bilindik şarap türlerindendir.

Bilge, tombul, kızıl Bologna sadece geçmişiyle yaşayan bir kent değil, geleceği de güçlü bir şekilde kovalıyor. Bugünkü zenginliği, ne tarımından ne tarihi güzelliklerinden, endüstrideki gücünden geliyor. İtalya’nın en önemli endüstri kentlerinden olduğunun altını önemle çizmek gerek.  Üniversitesinin mühendislik fakülteleri dünyaca namlıdır. Mekanikte, otomasyonda öncü! Ducati, Lamborghini, Ferrari markalarının Bologna’ya ait olması tesadüf değil.

Uzun lafın kısası, bu güzel kente yolunu düşüren kaybetmez, tersine çok şey kazanır!… Tabii, bunca sözün ne kadarını yolculuk boyunca taksiciye anlatabilirim, bir muamma!  Bakarsınız İstanbul’un keşmekeş trafiğinde hepsini anlatıp bitirmiş, ama hâlâ Köprü’de kilitizdir. Ee o zaman, yüksek bir tepeden Bologna’ya hâkim San Luca’yı da konuşuruz.

Sınırlar açılsın, özgürce bir uçup konalım, söz, hemen bir İstanbullu taksiciyle Bologna muhabbetimi her zamankinin aksine kısa kesmeyip, uzun uzadıya anlatacağım.

Önce söz mü biter, yol mu biter, bakacağız artık duruma!

BİRGÜL GÖKER PERDİSA – BOLOGNA

FOTOĞRAFLAR: Lanzil B3 / Pixabay; Sabine belle / Pixabay; Dezalb / Pixabay; Birgül Göker Perdisa

KAYNAK: www.serbestada.com