Ebru sanatçısı ve yazar Orhan Erdoğan: “Esas uyum Türkiye’den çocuklar gelince başladı”

Ebru sanatçısı ve yazar Orhan Erdoğan Türk işgücü göçünün 60’ıncı yılı dolayısıyla göç hikâyesinin en başını anlatan bir yazı kaleme aldı.

Kısa bir süre önce Kuytu yayınları tarafından yayınlanan “Ayşe’nin Almanya Yolculuğu” adlı kitabı okurla buluşan Orhan Erdoğan 60. yıla ithafen kaleme aldığı yazısında “Birinci kuşak çoğunluğu pansiyon gibi, baraka gibi, yurt gibi meskenlerde veya bir odayı iki kişi paylaşarak evden işe, işten eve bu kısır döngü içinde geçiriyorlardı. Ta ki eşlerini ve çocuklarını Almanya’ya getirene kadar böyle devam etti, esas uyum problemi çocuklar Almanya’ya geldikten sonra başladı” ifadesine yer verdi.

Avrupa’da binden fazla Alman’a ve diğer uluslardan sanatsevere ebru sanatının inceliklerini öğreten, Almanya’da tam 9  yıldan bu yana ebru sanatını temsil eden ve Frankfurt Yüksek Halk Okulu’nda (VHS) öğretmenlik yapan 66 yaşındaki Erdoğan, aslında 25 yıl boyunca dünyaca ünlü otomotiv kuruluşu Opel’de işçi olarak çalışmış. Fabrikadaki 25’inci yılı kutlamasında her şeyin başladığına işaret eden ve 1973 yılında Almanya’ya çalışmaya geldiğini söyleyen Orhan Erdoğan, “gurbetçi” kuşaktan.

Bugüne dek 300’den fazla sergide ebru çalışmalarıyla yer alan sanatçı Orhan Erdoğan’ın ilk kuşağın yaşadığı zorluklara işaret ettiği, son kuşağa ise önerilerde bulunduğu yazısı şöyle:

“SÖZLEŞMEYLE EKMEK KAPIIS AÇILMIŞ OLDU”

“Tam altmış yıl önce Almanya ve Türkiye arasında  ilk resmi kanallardan Türkiye’den Almanya’ya işçi gitmesi için antlaşma imzalandı.

Almanya’ya gelen işçiler bir sene kontratlı olarak gelmeye başladılar. ‘Bu bir sene bittikten sonra ne olacak?’ Bunu ne Almanya ne de Türkiye düşünmüş. O zamanki konjonktüre göre Almanya’nın insan gücüne ihtiyaç var, Türkiye’de işsizlik çok olduğu için bu sözleşmeyle de insanlara bir ekmek kapısı açılmış oldu. 

İlk zamanlar misafir işçi olarak kabul ettiler, zaman uzadıkça Türk işçilerinin isim ve statüleri de değişmeye başladı, misafir işçilikten yabancı işçiliğe, göçmen işçiliğe kadar çok farklı isimlerle anılmaya başlandı. İşçi akımı çoğaldıkça problemlerde çoğalmaya başladı, önceleri binlerle ifade edilen Türk işçileri zaman ilerledikçe milyonlarla ifade edilmeye başlandı, bu artış önceleri Almanların küçük radikal kesimleri rahatsız etmeye başladı, Alman devletinin misafir işçilerle bir problemi  olmadı. Çünkü herkes çalışıyor, vergisini ödüyor. Altmışlı yetmişli yıllarda zaten yabancılar Almanların çalışmadığı işleri yapıyorlar, ekonomiye büyük destek oldukları için yabancı işçilere ‘kal’ demiyor, ‘git’ de demiyor.

“EKONOMİK KRİZ BAŞGÖSTERİNCE İŞÇİ ALIMI DURDURULDU”

İşçi akımı, Alman ekonomisinde  krizin ayak sesleri gelmeye başladığı  1973 yılına kadar devam etti. Alman devleti ekonomik  krizi fark edince işçi alımını dururdu böylelikle resmi kanallardan Almanya’ya işçi gelişi önlendi.

“O BİR İKİ YIL HİÇ BİTMEDİ”

Tabii bir yıllık sözleşmeyle gelen ve Almanya’da ne kadar kalacağını bilemeyen bir topluluk meydana geldi. İlk etapta bir iki yılda dönme hayali vardı. Yani meşhur bir çift öküz parası veya bir traktör parası bazıları da biraz sermaye biriktirip dönme hayaliyle günlerini sayıyorlardı. Kimse hiç düşünmüyordu ki, bu bir iki yıl ta ömrünün sonuna kadar devam edecek ve hiç bitmeyecek.

Zaten birinci kuşağın fazla uyum sorunu olmadı, çünkü birinci kuşak çoğunluğu pansiyon gibi, baraka gibi, yurt gibi meskenlerde veya bir odayı iki kişi paylaşarak evden işe, işten eve bu kısır döngü içinde geçiriyorlardı. Ta ki eşlerini ve çocuklarını Almanya’ya getirene kadar bu böyle devam etti. Esas uyum problemi çocuklar Almanya’ya geldikten sonra başladı.

Almanya’ya ilk gelenler çok çile çektiler,  İstanbul’da Alman doktorlar tepeden tırnağa muayene ettiler, en ufak bir rahatsızlığı olanı kabul etmediler, sağlam sıhhatli olana vize verdiler. Türkiye de vatandaşlarını Sirkeci’den trene bindirdi, ‘Haydin hayırlı yolcuklar yolunuz açık olsun marklarınız çok olsun’ dercesine trende gidenlere el salladılar.

“TÜRKLER ALMANYA’YA GELİNCE BOŞLUĞA DÜŞTÜLER”

Türkler Almanya’ya gelir gelmez kendilerini bir boşlukta buldular. Bir kelime Almanca bilmiyor, nereye gideceğini bilmiyor, ne yapacağını bilmiyor, şu meşhur elinde bir tahta bavul ver elini Almanya, düştük Almanya yollarına.

Almanya’ya gelmekle her şey hallolmadı. 

“GÜNLERCE SOKAKTA AÇ VE AÇIKTA KALANLAR OLDU”

Tam tersine bazıları için rezillik diz boyu oldu.

Bazı firmalar işçisini istasyonlarda veya havaalanlarında  karşılasa da bir çokları o kadar şanslı değildi günlerce dışarıda aç açık kalanlar oldu.

Düşünebiliyor musunuz, altmışlı yıllarda büyük bir şehire dahi gitmemiş bir insan bambaşka bir dünyanın içinde buluyor kendini. Karnı aç, yemek, ekmek istemesini bilmiyor; susamış, su istemesini bilmiyor. Evine gidecek, nereye, nereden gideceğini  bilmiyor. Etrafında insan seli var ama yapayalnız herkes konuşuyor, o dilsiz, sağır. Hiç kimseye bir şey  soramıyor, kimse de ona  sormuyor ‘Sen kimsin ne yapıyorsun?’ diye.

“İTALYANLAR, İSPANYOLLAR, PORTEKİZLİLER HAZIRLIKLI GELDİ”

O yıllarda Almanya’ya sadece Türkiye’den değil,  İtalya, ispanya, Portekiz’den de işçi geldi, ama onlar Türkler kadar mağdur olmadı,  o milletler işçileri gelmeden önce tercümanlarını,  ibadethanelerinden, sosyal hayata dair her türlü aktivitelerini rahatça yapabilecekleri mekanları ve ortamları önceden Alman devletiyle anlaştılar, diğer milletlerin vatandaşları uyum sorunu yaşamadı.

“TEK BULUŞMA YERLERİ İSTASYONLARDI”

İlk zamanlar gurbetçiler o kadar boşta kaldılar ki , ne ibadet edecek yerleri var, ne bir yerde buluşmak için bir mekan, ne oturup yemek yiyebileceği bir restoran, sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için hiçbir yer, mekân yok. İlk buluşma mekânları istasyon meydanı.

Hafta sonları kahvaltısını yapan istasyon meydanında toplanır, orada hasret giderilir yeni arkadaşlar edinilir, yeni dostlukların temelleri atılır. hepsinin ortak paydası vatan hasreti sıla özlemi çoluk çocuk hasretliği, aylar geçtikçe insanlar yavaş yavaş bulunduğu ortamları keşfetmeye başladı, günler ayları aylar yılları kovalamaya başladı. Zaman uzadıkça ihtiyaçlar artmaya başladı. Bu ihtiyaçlara çareler aranmaya başlandı, artık kendi kabuklarından çıkıp ihtiyaçlarına çareler aramaya başladılar. 

“KİLİSEDE İBADET EDİYORLARDI”

İbadet ihtiyaçlarını önce birkaç kişi bir araya gelip gidermeye çalıştılar, bayram namazını bazı yerlerde, kilisede kıldılar. Bazı yerlerde ise firmaların yemekhanelerinde kıldılar. Tabii her geçen gün akın akın gurbetçi Almanya’ya geliyor, misafir işçiler çoğaldıkça ihtiyaçlara çareler de daha güçlü bir şekilde aranmaya  başladı.

“ÖNCE KİRALAMAYA BAŞLADILAR ŞİMDİ SATIN ALIYORLAR”

Aradan geçen 60 yılda çok şeyler değişti. Birinci kuşak, sosyalleşmeye küçük binalar kiralayarak başladı,  zamanla ihtiyaca göre büyük binalar kiralandı. Daha sonra binalar satın alındı ve devamında yeni binalar yapılmaya başlandı. Bu camiden düğün salonlarına kadar çok farklı alanda kendini gösterdi.

En önemlisi de artık ikinci üçüncü kuşaklar politik platformlardan üniversitelere kadar önemli makam ve mevki sahibi olmaya başladılar.

“DÖNMÜYORLAR TURİSTİK GEZİ YAPIYORLAR”

Artık Almanya’daki Türkler, Türkiye’ye bir iki yıl sonra dönme hayalinden uzaklaşıp,  orada yerleşik ve kalıcı olmaya başladılar.

Üçüncü ve dördüncü kuşaklar Türkiye’ye tatil için sahillere ve turistlik yerlere gezmeye geliyor.  Eğer bizler Almanya’da kültürümüzü yeni nesillere öğretmezsek göstermezsek ismi Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olan ancak  Türk kültüründen bihaber yetişen, aydın insanlar zümresi olacak.  Buna karşılık kültürümüzü yaşatırsak hem bulunduğumuz ülkelerdeki insanlarımız bilinçli bireyler olurlar hem de  bulunduğumuz ülkelerin kültürüne zenginlik katmış oluruz.”

EBRU SANATI

Öte yandan en büyük hayalinin Avrupa’da “çiftkültürlü” yetişen gençlerimize Türk kültürünü ebru sanatıyla aktarmak olduğunu da  söyleyen Orhan Erdoğan uyum ve kültürel diyaloğun geliştirilmesi hakkında ise özetle şunları söyledi:

“Almanya’daki Türk sivil toplum kuruluşlarına büyük görevler düşüyor. STK’lar bünyelerindeki gençleri organize ederlerse gençlerimize, insanımıza kültürümüzü birebir tanıtmış oluruz. Avrupa’da kültürümüzü yaşayalım yaşatalım. Hiçbir şey yapamıyorsak yaşatmak isteyenlere yardımcı olalım. Tecrübelerimden şunu açıkça söylüyorum, bizler bu memleketlerde kültürümüzü yaşayarak, bulunduğumuz memleketin kültürüne de  zenginlik katarız. O zaman buradaki insanların bize bakışları çok farklı olacaktır.

Ayrıca sanat ile dostluk köprüleri kuruluyor. Kinden, öfkeden, şiddetten, düşmanlıktan uzak tutuyor. Farklı kültür, farklı din, farklı renk, farklı ülkeler ama her şeyden önce hepimiz insanız. Herkes kimliğini, inancını koruyacak. Lakin diğerine saygı gösterecek, asimile etmeyecek, tahammül edecek. Aynen teknedeki ebru renkleri gibi, her renk diğer renge yer verir onu yok etmez. Onunla uyum içinde olur ve bu uyum sonucu ebru ortaya çıkar. Yoksa ebru olmaz tek renk olur.”

Öte yandan ebru sanatının yanı sıra Orhan Erdoğan telle ve çivilerle yapılan bir dal olan filografi sanatını da icra ediyor.

YENİ POSTA – FRANKFURT