Fransa Cumhuriyeti’nden ABD’ye bakınca: Kazanılamayan savaşların abonesi

Fransa Cumhuriyeti’nden ABD’ye bakınca: Kazanılamayan savaşların abonesi
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on email

Prof. Dr. M. Şehmus Güzel’e göre ABD bizzat nedeni olduğu veya güya “barış getirmek” için giriştiği hemen hemen hiçbir savaşı karada kazanamadı. Kimi kez ise son derece dramatik boyutlarda resmen kaçmayı tercih etti. 

ABD, uzun on yıllardır, açık bir biçimde 1940’ların başından itibaren, Fransa Cumhuriyeti’nin Kuzey Afrika’da (Magrip’te, “Müslüman dünyası”na göre Batı’da) ve Ortadoğu’daki (Maşrik’te, Doğu’da) yerini doldurmak için uğraştı. Bu politika Magrip’te yürümedi. Veya istediği ölçüde yürümedi. Ortadoğu da ise inişli çıkışlı değişik biçimler aldı…

Birkaç on yıl önce Ortadoğu için önerdiği “Büyük Orta Doğu Projesi” (tam ve açık ismi bu muydu?) ise tarihin trajikomik tiyatro oyunlarından biri olarak maziye karıştı.

ABD bölge halklarını, bilhassa “Arapları” ve “Müslümanları” bir türlü anlayamıyor. Nedenleri pek çok. Bu konuda şimdiye kadar dünya kadar kitap yazıldı. Mesele sadece dini değil. Hatta hiç dini değil bile diyebiliriz. “Diktatörlükle yönetilen coğrafyalara demokrasi getirilecek” nutukları, duyuruları ise sadece bir aldatmacadır, emperyalizme ve yeni  tür sömürgeciliğe bir kılıf. Bir maske. Siyasi, askeri, jeostratejik (yeni ve çok gelişmiş silahlarla bunun önemi bir parça azalsa bile), ekonomik (petrol ve benzerleri) ve ciddi boyutları var. Meselenin toplumsal, halkların farklı yapılarına ve yaşam tarzlarına ilişkin, geleceğe bakış açısına kadar giden birçok unsuru bulunuyor. ABD diplomasisi bütün halkların birbirinin aynı veya benzer olduğu inancından kurtarılmalı örneğin…

ABD bizzat nedeni olduğu veya güya “barış getirmek” için giriştiği hemen hemen hiçbir savaşı karada kazanamadı. Kimi kez ise son derece dramatik boyutlarda resmen kaçmayı tercih etti:

1975’te Vietnam örneği en bilineni, ama başkaları da var: 23 Ekim 1983’te Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta, iç savaşı durdurmak umuduyla ülkeye gelmiş ABD, Fransa, İtalya ve İngiltere askerlerinin kaldığı iki binanın akıl almaz ölçüdeki bombayla havaya uçurulması ve 241’i ABD, 58’i Fransa askeri öldürülünce, tümü Lübnan’ı hemen terk etti… “Terk edişin” dramatik boyutlarını görmek için o günlerin gazetelerine bir göz atmak yeter.

ABD’nin Afrika’daki “düşüş”leri de akla geliyor: Örneğin 3 ve 4 Ekim 1993’te Mogadiscio’daki ciddi, vahşi ve çok kanlı çatışmalardan sonra Somali’den pılını pırtını bile toplamadan kaçması… Bu konuda Ridley Scott’un 2001’de gösterime giren Fransızca başlığı La Chute du Faucon Noir (Black Hawk Down) filmini fırsat bulunca izlemenizi tavsiye ederim. Veya kaynak olarak aldığı Mark Browden’in “Black Hawk Down: A Story of Modern War” isimli kitabını okumanızı.

1950’lerdeki Kore’yi, sonrakileri ve kalanı söylemiyorum bile. Tarih olmuş yenilgilere inanmayanları son günlerdeki Afganistan fiyaskosunu birlikte seyretmeye davet edebiliriz. ARTE isimli fransız ve alman ortak televizyon kanalının sunduğu dört bölümlük Afganistan, altı bölümlük Vietnam belgesellerini de tavsiye ederim. “arte.tv” deyin ve tıklayın, göreceksiniz.

Böyle bir devlete artık kim güvenebilir? ABD’ye, Amerikalı dostlarımız, arkadaşlarımız, meslektaşlarımız kusura bakmasınlar ama, artık kazanılamayan savaşların bela(lı)sı denebilir sanıyorum. Kader mi? Siyasi hatalar zincirinde ısrar mı? Yanıtı Amerikalılar vermeli. Bizimki açık.

31 Ağustos 2021’de, ABD Başkanı’nın “kara kuvvetlerinin savaş alanlarında bulunmaması” ilkesini (“stratejisi” dedi sanırım) benimsediğini söylemesi de önemli. Sonunda savaşın karada kazanılamadığını nihayet ABD de kabul etti. “Hedefler” zone war dışındaki ülkelerden atılacak silahlarla vurulacakmış artık. Son yıllarda birkaç örneğini Irak’ta ve Afganistan’da gördük. Artık öncelik hava savaşında. Belki denizde de…

İkinci Dünya Savaşı’nı sadece ABD’nin ve neredeyse tek başına kazandığı tezini savunanlar, buna inananlar var. Ama bu doğru değil: Savaşın kazanılmasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) ve Birleşik Krallığın ve elbette bu sonuncunun ayrılmaz parçaları Kanada Konfederasyonu ile Avustralya’nın ve diğer müttefiklerin rolü inkâr edilemez. Ocak 1942’de nazilerin Moskova kapılarında nasıl durdurulduğunu ve nazi ordusunun da yenilebilirliğinin böylece ispat edildiğini yazmalı mı? (Adını andığım televizyon kanalında sunulan “Moscou 1941” belgeselini kaçırmayın.) Uzun çok uzun günler, haftalar, aylar ve hatta yıllar süren Leningrad ve Stalingrad direnişlerini mi anımsatmalı? Berlin’in Kızıl Ordu tarafından kurtarıldığını ve özgürlük simgesi olarak SSCB bayrağının dikildiğini de eklemeli mi?

ABD’nin Irak ve Suriye’deki göreceli başarısında kara savaşında bölgeyi iyi tanımalarıyla kendilerini gösteren Kürtlerin ve bölgenin diğer mazlum halklarının çocuklarının payları olduğunu da anımsatmalı. Afganistan’da ise tam tersi oldu: Yirmi yılda milyarlar harcanarak, binlerce askerin ölümüne sebeb olarak yaratılmak istenen, üniformaları içinde çok şık “Afgan Ordusu” başkente ilk Taliban’ın girmesiyle sivileri giyinip “tüydü”. (Tacikler hariç.) Afganistan cumhurbaşkanının, bakanların, subayların, polis ve istihbarat yöneticilerinin peşinden… O sabah kimi radyo “56 helikopter ve uçağın Özbekistan’a sığındığını duyurdu. Haber hızla geçti ama durum anlaşıldı: İthalat yoluyla yaratılmak istenen devlet bir anda ve toptan battı, savaşmadan, bir tek kurşun bile sıkmadan. İthalat yoluyla devlet yaratılamıyor. Devlet ve demokrasi ithalatla değil, yerli malla, yerli yöntemlerle yaratılıyor. Veya yaratılamıyor. Bilmem anlaşıldı mı? Dün ABD Başkanı kameralar karşısında, “devlet yaratmaktan” veya “yeni devlet yumurtlamaktan vazgeçmeliyiz” anlamına gelen şeyler söyledi. O da kendisinden önceki gibi “America first” yanlısı.

ABD hemen hemen her coğrafyada yitiriyor. Bugünlere yenile yenile geldi, var olduğu iddia edilen karizması fena halde çizildi:

Afganistan’daki fiyaskodan sonra ABD yeniden “izolasyon” politikası mı uygulayacak? Kendi kıtasına mı çekilecek? Bu nedenle belki Ukrayna yöneticileri Afgan örneği sonrasında panikteler. ABD Başkanı 30 Ağusosta kabul ettiği Ukrayna cumhurbaşkanına ve bütün müttefiklerine “Yardımım, desteğim sonsuza kadar süremez. Önce kendiniz mücadele etmeyi, savaşmayı öğrenmelisiniz” mesajı veriyor. Anlayana.

Yoksa Afganistan’dan çektiği askerlerini Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu üzerinde bir tür baskı unsuru olarak Pasifik Okyanusu’na mı aktaracak?

Nutkunda üç düşman gösterdi gibime geldi: “Terorizm” Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC), Rusya Federasyonu.

ÇHC böyle dolaylı tehditleri pek sevmez, not eder, bekler, “tehdit eden biraz daha yaklaşsın da görelim, boyunun ölçüsünü alalım” yöntemini uygular. Tayvan meselesi veya benzeri başka bir mesele üzerine bir kıvılcım çakarsa, hakiki savaş patlayabilir. Böyle bir şey olursa, Pasifik Okyanusu maalesef uzun zaman pasifik kalamayacak diye tedirginim. ABD’ye, ABD sanayisine mutlaka bir savaş mı lazım? Bu kez ağır, çok ağır savaş sanayisi mi devreye sokulacak? Kovid belası yetmiyor mu? Onunla mücadele edilse elbirliğiyle daha yerinde olmaz mı?

Bu kadar savaştan sonra barışı kazanmayı deneyelim, diyorum.

ŞEHMUS GÜZEL – PARİS

FOTO: A.A.

KAYNAK: www.ayorum.com