Sel gider, çamuru kalır: Aslında yeni hiçbir şey yok!

Ortalığı uçsuz bucaksız bir bilgi kirliliği kaplıyor. Batı demokrasilerinde halklar, bu kirliliğe rağmen, henüz cephede ölmeye ve cephe gerisinde savaş için her türlü fedakârlığa katlanmaya hazır değil. Ya medya?
Tüm insanlığı tehdit ettiği söylenen bir gerilim yaşıyoruz. Medya olası yeni bir dünya savaşı hazırlığını düşündüren haberler ve yorumlarla dolup taşıyor. Aslında yeni olan hiçbir şey yok. Zaten yıllardır izlemiyor muyuz? Dünya çapında güçlü bir denge unsuru olan “büyük düşman”ın ortadan kalkmasıyla birlikte emperyalist güçlerin azgınlaştığını ve pervasızlaştığını
görmedik mi? “Soğuk Savaş”ın bittiğinin ilanıyla birlikte ”sıcak” savaşların, içsavaşlar ve darbelerin mantar gibi yayılmaya başlaması bir olmadı mı? Büyük güçler kendi çıkarlarına uygun olarak ülkeleri bölmek, ulusal sınırları değiştirmek, kendilerine daha sadık rejimler kurmak üzere egemen ülkeleri işgal etmeyi çoktan olağan hale getirmediler mi?
İlk kez bugün değil, 30 yıldır seyrettiğimiz tiyatronun yeni bir sahnesi var karşımızda.
SEL GİDECEK…
Ortalıkta nükleer silahlara uzanan tehditler uçuşuyor. Bir “deli” çıkıp tüm dünyayı savaşa sürecek düğmeye basarak son adımı atabilir mi? Sanmam. Çünkü -görebildiğim kadarıyla- emperyalist merkezler henüz dünya çapında bir topyekûn savaşa hazır değiller. Nedeni basit: O çapta bir savaş sadece silah ve profesyonel asker gücüyle sürdürülemez. Bunun için halkların canla başla savaşa katılmaya “kıvamlı” hale getirilmesi şarttır. Emperyalist ülkelerin kamuoyu ise henüz cephede ölmeye ve cephe gerisinde savaş için her türlü fedakârlığa katlanmaya hazırlanabilmiş değil. İkinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist yağmadan payını alarak yüksek bir yaşam standardına ulaşmış milyonları alıştıkları konformizden vazgeçirmek için daha çok sular akması gerekiyor. Demem o ki, şu sıralarda zirveye taşınmakta olan bu çatışkı da önünde sonunda bölgesel kalacak. İki taraf da içinde yeni çatışkı tohumları taşıyacak bir dizi taviz verecek. Böylece bu çatışkı da bir sel felaketi gibi önüne sayısız ölü, yaralı, yurdundan göçmek zorunda kalan insan ve yakılıp yıkılmış kentler katarak gelip geçecek. Eski Yugoslavya’da, Ortadoğu’da, Afganistan’da, Afrika’nın birçok ülkesinde olduğu gibi…
BU BİTERKEN BİR BAŞKASI BAŞLAYACAK
Geçecek dediysek… Doymak bilmez bir rekabetin mübah görüldüğü yerde çatışkıdan kaçınılabilir mi? Rekabet çatışkının başka adıdır. Çatışkı ise kaçınılmaz olarak toplumsal yaşamın tüm alanlarında ve bir o kadar çeşitli metod ve araçlarla sürdürülmek zorundadır. Bunun en uç noktası da savaştır. Kaldı ki, ülkeler arasındaki silahlı çatışmalara gelene dek, en
sert ve en acımasız savaş, sermaye ile emek arasında, iniş çıkışlarla kesintisiz olarak sürüp gitmekte. Onun için bu çatışkı biterken kaçınılmaz olarak bir başka köşede yeni bir çatışkı patlak verecek. Askeri üsler, hangarlar konvansiyonel silahlardan başlayarak nükleer başlıklı füzelere dek kullanılabilecek -ve tüketilmesi gereken- çok etkili silahlarla dolu. Bütün silahların namluları düşman ilan edilen yeni ülkeye çevrilecek.

20’İNCİ YÜZYILIN EN ÖNEMLİ SİLAHI
Silahlardan açmışken… Onlar olmaksızın hiçbir savaşın nihai olarak kazanılamayacağı bir savaş alanını ve onun kendine özgü silahlarını unutmayalım: Propaganda savaşı ve medya!
Birinci Dünya Savaşı ile birlikte başlayan topyekûn savaşta propagandanın hem cephede, hem de cephe gerisinde ne denli önemli olduğu görüldü. Özellikle Vietnam Savaşı’nda bunun etkisi bir kez daha açıkça kendisini gösterdi. Öylesine ki, ABD’yi salt düzenli Kuzey Vietnam Ordusu ve Vietkonglu direnişçiler değil, aynı zamanda bağımsız, barış yanlısı medyanın
yendiğini iddia edenler bile oldu. Saldırgan emperyalist güçler buradan çıkarttıkları dersle savaş alanlarını bağımsız gazetecilere yasakladılar. Bugün sıcak çatışma olan yerlere serbestçe girebilenler sadece “iliştirilmiş” haber ajanları. Saldırgan güçler gönüllü olarak oralara giden gerçekten bağımsız gazetecileri engellemek için her türlü yasağı uyguluyorlar.
Sonuç ortada: Ortalığı uçsuz bucaksız bir bilgi kirliliği kaplıyor. Ne doğrudur ne yalan, hangisi haberdir hangisi manipülatf propaganda, ayırt etmek olanağı kalmıyor. Kanıt olarak medyaya düşen görsel malzemenin bile bir kısmının başka coğrafyalara ve tarihlere ait olduğu ortaya çıkıyor. Stüdyolarda hazırlanan dekorlar önünde çekilen sahneler de cabası. Sosyal medya mı? Ona da güvenilemeyeceği görülüyor. O alan da bir yandan alabildiğine kirli, diğer yandan iktidarların yasaklarıyla bir anda sınırlanacak, hatta tamamen çökertilebilecek kadar kırılgan.
GERİDE KALACAK OLAN ÇAMUR DERYASI
Maddi kayıplar hızla yerine konabilir. Yıkıntılar yeniden inşa edilebilir. Ne var ki, propaganda savaşının yarattığı hasar, selin ardında bıraktığı çamur tabakası gibi, uzun zaman giderilemez. Nitekim, sadece savaş bölgesindekiler değil, oradan çok uzak ülkelerde de milyonlar propaganda savaşının yarattığı kir ve pas sayesinde duygusal olarak etki altına alınıyor. Bu kurgular üzerine çeşitlendirilen yorumlarla serseme çevriliyor. Buradaki hedef sadece kısa vadede “düşman”ın şeytanlaştırılmasından ibaret değil. Söz konusu olan, “uzun vadeli bir yatırım”dır. Böylece savaş genel olarak yüceltilmekte, savaşta ölme fikri kutsallaştırılmakta, halk yavaş yavaş olası başka savaşlara, dahası, kendi ülkelerinin de doğrudan katılacağı bir savaş fikrine alıştırılmakta.
Irkçı, milliyetçi düşmanlık hisleri sayısız haber ve yorumla yavaş yavaş en geniş kesimlerinin kodlarına kazılmakta. Bunun doğal uzantısı olarak toplum militaristleştirilmekte. İnsanlar ülke kaynaklarının önemli bir kısmının kamu ihtiyaçlarına değil, ordunun büyütülmesi ve silahlanmanın tırmandırılmasına ayrılmasını onaylar hale de getirilmekte. Ukrayna kriziyle birlikte bir başka korkutucu gelişme daha gözleniyor: Giderek yaygınlaşan ve parlamentolara girmeyi başaran faşizm ilerleyişini bir başka aşamaya yükseltiyor. Faşistler üniforma, silah, teçhizat kuşanıyor. Bir takım kaynaklardan beslenen bu terör birlikleri

ülkeden ülkeye geçerek savaşlara katılmaya hazırlanıyor. Bu gelişim de merkez ve sağcı medya tarafından sıradanlaştırılıyor. Bunlara “Rus işgaline karşı direniş hareketi” muamelesi yapılıyor. Halbuki, bugünden önlenemezse bunların yakın gelecekte halkların başına bela kesileceğini biraz tarih bilgisi olan herkes bilebilir.
“BEN NE YAPIYORUM?”
Hemen hemen bütün ülkelerde siyasi yaşamın üstüne, dolayısıyla halkların bilincine sıvanmakta olan bunca çamur yetmez mi? Bu birikintilerin gelecekte yaratacağı felaketin faturasını en başta işçi ve emekçilerin ödeyeceği muhakkak. Sadece hak kayıpları ve yaşam düzeyleriyle değil, belki bizzat hayatlarıyla… Bu kötülüklere kim engel olacak? Bunca kalıntıyla kimler mücadele edecek? Çokların bildiği bir saptama var: “Bir kötülüğe karşı sesini yükseltmeyen, kötülükten taraf olmuş olur.” Şimdi herkesin acil olarak kendisine sorması gereken bir soru var: “Hızla birikmekte olan bu kötülükler karşısında ben ne düşünüyor, ne söylüyor ve ne yapıyorum?”
CEMİL FUAT HENDEK – MAINZ
İLLÜSTRASYON: ÖMER YAPRAKKIRAN