“Teşbihte hata olmaz” ve Türkiye ile Almanya: Ortada bir “suikast” benzerliği hiç mi yok acaba?

20 Temmuz 1944 suikastçısı Albay von Stauffenberg ile Sedat Peker arasında bir paralellik kurabilir miyiz? Belki. Sonuçta, siyasal rejimlerinin çöküşü kendi içlerinden, kendi kadrolarından tepkilerle de hızlanır. Ağacın kurdu içinden olduğu içindir bu. Rejimler çökme belirtileri gösterdiğinde, o rejimin sadık kadroları arasından “ifşacılar” ve “suikastçılar” mutlaka çıkar. Bir mesaj verirler aslında.

Alman medyasında giderek daha çok yer buluyor, dün gece Alman kamu televizyonu ZDF’in ünlü dış haber programı “Auslandsjournal”de de olan bitenin geniş bir özeti verildi. Sedat Peker ve onun AKP’ye yönelik “ifşaat bombardımanı”, ki isteyen “ifşaat suikastı” da diyebilir, işlendi.

Mesajların alındığı anlaşılıyor.

Neresinden bakılırsa bakılsın, iki ülkenin kaderi birbirine çok bağlı. Hadiseler kadar kişiler de… Almanya ve Türkiye’den söz ediyoruz.

O halde iki baskı rejimi içinden çıkmış/çıkacak tepkilerin birbirini andırmasına da şaşırılmamalıdır.

“Teşbihte hata olmaz” sözü, eğer bir benzetme yapılacaksa, bunun hatalı kurgulanmaması, bu kurgunun hata kaldıramayacağını hatırlatır aslında, ama yanlış açımlanmış ve her yapılan teşbihin (benzetmenin) “hatalı bile olsa kabul edilmesi” diye anlaşılmıştır.

Öyle mi?

Farklarını ve tarihsel duraklarını bir an için göz ardı ederek hızla gözden geçirdiğimizde, iki baskı rejmini ve içlerinden çıkan tepkileri birbirine benzetebiliyoruz.

Hitler’e 20 Temmuz 1944’te ünlü bombalı suikastı düzenleyen ve başarısız olan Albay Claus Philipp Maria Schenk Graf von Stauffenberg ile bir başka tarihsel baskı rejiminin içinden çıkan Sedat Peker’in “bombardımanını” birbirine benzetmek neden hiç mümkün olmasın?

Tarih içinde zaten aynı suda iki kez yıkanılamıyor. Tarih içinde ve hele hele farklı coğrafyalarda, hiçbir kişi ve olay, koşullar asla aynı olamayacağı için, birbiriyle örtüşmez. Ama buna rağmen bazı paralelliklere dikkat çekilebilir.

Albay Von Stauffenberg, içinden çıktığı ve desteklediği Hitler rejiminin ülkeyi getirdiği noktada harekete geçmişti. Savaşta ağır yaralanmış, sakat kalmıştı ve o suikastı düzenlediğinde de inançlı bir naziydi. Ailesi ve bazı araştırmacılar bu konuda böyle bir saptamaya karşı çıksalar da, o rejime karşı gerçekten savaşan antifaşistlerle karşılaştırıldığında, Stauffenberg’in temiz bir maziye sahip olduğunu ileri sürmek güç. İnanmış bir naziydi ve felaketi görerek müdahale kararı vermişti. Bir tür “Hitler light” rejim için dış dünyaya, özellikle de kapıya dayanmış ABD’ye sinyal iletiyordu aslında. Büyük tehdit “bolşevizmdi”, onu engellemek için harekete geçmişti.

Neyse…

Sedat Peker de Türkiye’yi uçurumun eşiğine getirip bırakan rejimden nemalanmış, bir tür Albay von Stauffenberg sayılabilir: Hangi gerekçeyle olursa olsun, başından beri desteklediği bu rejim ve efendilerini, bir noktadan sonra bombardımana tutma kararı almış görünüyor. Herhangi bir yerden destek alıp almadığının bir önemi yok. “İfşaat suikastı” kararını almış olması, tarihsel paralellikler görmemizi kolaylaştırabilir. Çöküş başladığında, özellikle baskı rejimlerinin içinden böyle suikastçılar mutlaka çıkar.

Demek ki, şimdilik yaşadığımız çağa uygun, bir yeni Stauffenberg suikastı ile karşı karşıyayız.

Nemalandığı rejimin tıkandığını, en azından kendisi için yolun kapandığını ve ülkenin de uçuruma yuvarlandığını gören yeni Stauffenberg, Sedat Peker, bir fanatik rejimin bitmek üzere olduğunu ilan ettiği için önemli. Ankara’daki rejimin son demlerini yaşadığını gördüğü için olmalı, 77 yıl önceki Stauffenberg’in yolunu izliyor, ancak bu kez bombalı saldırısını “gizli tutulmuş bilgilerle” yapıyor.

1944’teki Stauffenberg, çöken Almanya’dan Batı dünyasına bir mesaj  veriyor ve Hitler sonrası bir rejim için “tehlikeli” (sosyalist) olmayan bir kadro birikiminin veya iradenin varlığına dikkat çekiyordu. Büyük yıkımın içinden sesleniyordu. O yıkımı hazırlayan rejimin militanıydı oysa yıllarca.

Sedat Peker yeni koşullarda ve bir başka yıkımın içinden dış dünyaya benzer bir mesaj vermiş sayılamaz mı? Bunu hiç mi düşünemeyiz?

Ortada bir suikast olduğu kesin. Başarısız olup olmadığını bilmiyoruz. Kimyasal reaksiyon süreci içindeyiz.

Fakat şunu biliyoruz: Sezar’ın şaşkınlığı tuhaf bir kaderdir ve her çöküş, mutlaka bir “Sen de mi Brütüs?” çığlığına sahne olur.

Türk Stauffenberg’lerinin çıkmasına neden şaşıralım?

OSMAN ÇUTSAY – FRANKFURT