Tuhaf olmayan bir NATO, Ukrayna ve Rusya öyküsü: Köşeye sıkışan kedi

1990 başlarında Sovyetler Birliği’nin yıkılması, sosyalist sistemin dağılmasıyla birlikte çoğu saftirik, dünya çapındaki gerilim hatlarının ortadan kalkacağını, tek kutuplu dünyada soğuk savaşın da sona ereceğini bekledi. Çok geçmedi, safların iyi niyet dağlarına kar yağdı.

 

Hiç unutamadığım bir anımdır. Gençlik bu ya… 60’lı yılların başında, İstanbul’un o ünlü Bağdat Caddesi’nde salınıyoruz. İlk yazın başlarında, güneşli, güzel bir gün. Cadde boyunca gezinen herkeste kışın o soğuk, karanlık günlerini geride bırakmanın sessiz sevinci. Gençler belki bir arkadaşlık kurma umuduyla kızlara bakıyor/bakıyoruz. Aralarından bir ikisi espriyle karışık laf atmaya çalışıyor. Kalın paltolardan, şoset çoraplardan kurtulmuş, incecik empirme elbiseleri içinde salınan gençkızlar da erkekleri göz ucuyla süzdükten sonra afili bir jestle başlarını çevirip, aralarında gülüşerek, fısıldaşarak yollarına devam ediyorlar. Kim kimi beğenecek, kim kimle çıkabilecek? Aslında masum, masum olduğu kadar hınzırca ve heyecan verici bir oyun oynuyor gibiyiz.

Fakat birden dikkatlerimiz başka bir yöne çevrildi. İki gençle birlikte yürüyen çok güzel, uzun bacaklı, pırıl pırıl tüylü, Bokser cinsi bir köpek bir an için bize kızları unutturdu. Köpek gururlu, geniş ve ahenkli adımlarla sahibinin bir adım ilerisinde yürüyor, usta bir koruma gibi çevresini dikkatli bakışlarla süzüyordu. Fakat nasıl olduysa birden gözü bir kediye takıldı. Hızla ona doğru atıldı, ama sahibinin elindeki zincir atılışını tamamlamasına izin vermedi. Zinciri tutan genç, köpeği geri çekip, tasmasından tuttu. Fakat o da nesi! Herkes köpeği sakinleştirmesini beklerken… Biz daha ne olduğunu kavramadan, zincirinden boşalan köpek hızla kediye doğru atıldı. Kedi kaçar, atiklikte hiç de ondan aşağı kalmayan köpek kovalarken, köpeğin sahibi olduğu anlaşılan genç ve yanındaki arkadaşı da gülerek teşvik edici sesler çıkararak köpeği büsbütün kışkırtmaya koyuldular. O güneşli bahar gününün, hemen herkesi sarmalamış iyimserlik atmosferi birden          bire dağıldı. O sıcak gün sanki bir  heyecan ve üzüntü rüzgarıyla soğuyuverdi. Hiç kimsenin olaya müdahale etme olanağı yoktu. Yapabileceğimiz tek şey, durup dururken saldırıya uğrayan zavallı kedinin ağzından salyalar akan saldırgan köpeğe yakalanmadan kaçıp kurtulmasını ummaktan ibaretti.

Koca Bağdat Caddesi. O zaman gidiş gelişli olan yol, aynı zamanda gençlerin arabalarının gaz pedalını köklediği bir caddeydi. Kaldırım boyunca dükkanlar ve yer yer kaldırıma da uzanmış kafelerden kaçacak yer de yoktu. Zavallı kedi önce sağ taraftaki kafenin masalarının arasına daldı. Ardından can havliyle birkaç manevra daha yapmaya çalıştı. Fakat köpek hiç de avını bırakmak niyetinde değildi. Kedicik sonunda, kent mimarisi kurallarına uymayarak kaldırıma doğru birkaç metre taşmış bir binanın köşesine sıkıştı kaldı. Köpek, artık kaçacak yeri kalmadığı için sırtını kamburlaştırıp, tüylerini kabartarak köşeye sığınan kediye doğru son zafer saldırısını yaparken… O zavallı kedi can havliyle köpeğin üstüne nasıl atladı, ön pençeleriyle boyununa asılıp, arka pençeleriyle göğsünü nasıl tırmaladıysa… Köpek can acısıyla dönüp inleyerek sahibine doğru koşarken gördük; göğsü boydan boya yırtılmış, kan içinde kalmıştı.

Aramızda, “Ulan şu köpeğin sahibini dövelim mi?” demeye kalmadı, iki züppe koşarak uzaklaştılar, yok oldular. Olan, sahibinin kışkırttığı zavallı köpeğe olmuştu.

***

Eminim bu satırları okuyan sizler de önce saldırıya uğrayan kediye, sonra da kediye saldırırken yaralanan köpeğe acıdınız. Kediye kızmak hiçbirinizin aklının ucundan bile geçmedi. Ama o gün bizimle birlikte olsaydınız -hiç kuşkum yok ki- bizimle birlikte köpeği kışkırtan, gereksiz yere kediye saldırmasını teşvik eden o iki züppeye kızar, dahası bizim gibi dövmeyi bile aklınızdan geçirirdiniz.

Bu noktada anlaştıysak devam ederek günümüze gelelim.

GERÇEK BU DENLİ YALIN VE PESPAYE Mİ?

Ve bakışlarımızı herkesi tasalandıran, bir büyük savaş korkusuyla titreten Ukrayna’daki olaylara yoğunlaşalım. Fakat -yukarıdaki olayı unutmadan- çifte ahlâklı olmaksızın, güdümlü medyanın ideolojik bombardımanı altında aklımızı yitirmeksizin, manipülatif haber ağlarına takılıp yalan ve yanlışın ardından koşmaksızın. Duyduklarımızı, okuduklarımızı soğukkanlılıkla, sağlıklı bir şüphecilik süzgecinden geçirerek… En önemlisi, somut bilgiye dayanarak ve tüm süreçleri tarihsel bütünlüğü içinde ve olabildiğince çok yönlü bağlamlarıyla birlikte ele alarak… İşte ancak o zaman Ukrayna’da olanları bir başka ışık altında görmek mümkün olabilir.

Gerçekten ne oluyor orada? Ablukası altında olduğumuz medyada kabaca söylemek istenen şu: “Rus ayısı durup duruken zavallı Ukrayna’ya saldırdı!” Mesele bu kadar yalın ve pespaye bir gerçeklikten ibaret olabilir mi?

Çatışan taraflar Rusya ve Ukrayna… Ya geri kalanlar? Sormayalım mı şimdi; ABD ve Batılı müttefikleri yıllardan beri Ukrayna’da neler yaptılar? Neleri hazırladılar?

ÖNCE BİR HAFIZA TAZELEMESİ

1990 başlarında Sovyetler Birliği’nin yıkılması, sosyalist sistemin dağılmasıyla birlikte çoğu saftirik, dünya çapındaki gerilim hatlarının ortadan kalkacağını, tek kutuplu dünyada soğuk savaşın da sona ereceğini bekledi. Çok geçmedi, safların iyi niyet dağlarına kar yağdı. İkinci Dünya Savaşı ardından kurulan ve 1980 sonlarına dek değişmeksizin süregelen emperyalizmin hiyerarşisinde kıpırdanmalar olmaya başladı. Bir yanda kapitalizmin sürekli krizleri geleneksel büyük ekonomileri sarsarken, diğer yanda sistem dışındaki iki büyük ekonomik ve askersel güç kendisini göstermeye başladı: Çin Halk Cumhuriyeti ve Rus Federasyonu. Artık yeni bir dünya kuruluyordu. İster istemez pazar, yatırım alanları ve hammadde kaynaklarının, ticaret yollarının yeniden paylaşım gereksinimi kendisini dayatacak, yeniden çatışmalı bir dönem başlayacaktı. Nitekim…

BİRBİRİNE PARALEL VE EŞZAMANLI İŞLEYEN STRATEJİK ADIMLAR

Bu süreçte ABD eski konumlarını muhafaza edebilmek için zorunlu olarak çok yönlü stratejik adımları devreye soktu: Bunlardan birincisi, artık var olmayan Sovyetler Birliği ve sosyalist sistem yerine yeni düşmanlar üretmekti. Düşmanlar da zaten dünya çapındaki etkinlikleri ve giderek artan ekileriyle belliydi: Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu. Artık müttefik değil, sadece el altında bulunduracağı “alet edevat” olarak görmeye başladığı diğer emperyalist ülkeler, bu düşmanlarla mücadeleye yoğunlaşmalıydı. Böylece hiyerarşi içindeki çıkar farklılıkları nedeniyle çözülmeler, belki yeni anlaşmalar sonucu ortaya çıkacak yeni rakiplerin sistemi sarsma olasılığı da engellenecekti.

ABD bir diğer yandan, diğer emperyalist odaklarla birlikte, Yugoslavya’dan başlayarak, Sosyalist Sistem’den kalan irili ufaklı ülkelerde sosyalist unsurların tamamen temizlenmesi, kapitalizme uyumlu yönetimlerin iktidarlara yerleşmesi için renkli (karşı)devrimler de içinde olmak üzere çok çeşitli yöntemlere başvurulmasına öncülük etti. Bu süreçte Almanya’nın da her zamanki sinsiliğini elden bırakmaksızın çok önemli rol üstlendiğini unutmayalım.

ABD buna paralel olarak petrol başta olmak üzere hammadde kaynaklarını büsbütün ele geçirmek üzere Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da da, Irak başta olmak üzere bağımsız ülkeleri işgal ederek, içsavaşlar kışkırtarak, rejimleri değiştirerek, olası yeni ülkeler yaratarak sınırları yeniden çizme çabasına girdi. Bu işleri yaparken kimi zaman Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’nu yedeğine alırken, kimi zaman başına buyruk hareket etmekten de çekinmedi.

NATO ise her zaman bir yanda üyelerin elini bağlamak, diğer yana çevresine tehditler yağdırmak için elinin altındaki bir araçtı. ABD bu süreçte onu da artık açıktan kendi yedek saldırı örgütü olarak olabildiğince genişletme yoluna gitti. Çoğu sosyalizmin yıkılışı ardından ekonomileri yağmalanmış irili ufaklı yeni üyeleri sadece askeri alanda değil, ekonomik yaptırımlar ve ek anlaşmalarla da hem genel olarak emperyalist sisteme, hem de doğrudan kendisine kıskıvrak bağlamayı ihmal etmedi. Alelacele oralara üsler kurdu, stratejik silahlar ve asker konuşlandırdı.

İşte son otuz yıl boyunca bu operasyonlarla birlikte milyonlarca insanın hayatını kaybettiğini, çok daha fazlasının sakat kaldığını, burada yazmaya elimin varmadığı, akıl almaz bir vahşetin kol gezdiğini, onlarca kentin harabeye döndüğünü, bir zamanlar bağımsız olan ülkelerin egemenliklerini yitirdiğini, milyonlarca insanın sefalete sürüklenerek ülkelerini terk etmek zorunda kaldığını izledik. Utanmazca bir adamsendecilikle, doğru dürüst tepki vermeksizin… Daha da kötüsü, kimi solcu geçinenlerin bile zaman zaman sözde “demokrasi ve özgürlük” adına bu yapılanlara alkış tuttuğunu gözlemleyerek geçti son otuz yılımız.

SORMAYALIM MI?

Şimdi de aynı sığlıkla, aynı manipülasyonlara kapılarak Ukrayna’ya ağlıyoruz. Saldırgan Rusları, Putin’i kınıyoruz. İyi de kimsenin aklına gelmiyor mu sormak? Giderek saldırganlaşan, Doğu Avrupa’daki her bir ülkede üsler kurmaya girişen, oralara Rusya’ya doğrultulmuş füzeler ve asker konuşlandıran NATO’nun işlevi nedir? ABD’nin yarattığı “düşman Rusya”yı abluka altına almak üzere çepeçevre kuşatma hangi uzun vadeli amaca hizmet etmektedir? O ülkede İkinci Dünya Savaşı’ndaki eli kanlı Nazi işbirlikçilerinden kalma faşist hücreleri kim canlandırmış, silahlandırmış, yeni baştan örgütlemiş ve ortalığa salmıştır. Ukrayna’da 2014’deki hükümet darbesi nasıl gerçekleştirilmiştir. Sovyetler zamanında barış içinde bir arada yaşamakta olan iki kardeş halkı hangi odaklar birbirine düşman haline getirmeye çabalamakta, bunun için sürekli propaganda üretmektedir?

Ve son olarak safça birkaç soru daha: Baştan bu yana elini Ukrayna’dan çekmeyen Almanya yıllar boyunca orada ne gibi faaliyetlerde bulundu? Hangi kesimleri ideolojik, politik, ekonomik katkılarla güçlendirdi? Her boydan politikacının neredeyse hafta geçmeksizin Ukrayna’yı ziyaretinin arkasında hangi emeller gizliydi?

TARAFIMIZI BELİRLERKEN

Taraf tutarken ya da taraflardan birini suçlarken dikkatli davranmak gerekiyor. Burada ne emperyal bir güç gösterisine girişen ve Çarlık Rusyası özlemleriyle açıktan rövanşist hesaplarla hareket eden Putin’den, ne de yarı faşist, milliyetçi ve doğrudan ABD/AB emperyalistlerinin kuklası olan Zelenskiy yönetiminden yana olmanın bir anlamı olabilir. Önce şunu görmek gerekir: Sonuçta yıllardır sürekli saldırı ve tehdit altındaki kedi, uygun bir momentte saldırıya geçmiş, kendisine saldırtılan köpeği aşırı güç kullanarak parçalamak üzeredir. Ne var ki, burada en başta hedef tahtasına konması gereken, kediden çok, köpeği kışkırtan, saldırgan hale getiren ABD ve onun savaş örgütü NATO’dur.

Doğrudur: Rusya şu anda uluslararası hukuku ayaklar altına alarak egemen bir devletin sınırlarından içeri girmiş, başkentini kuşatmış, orada zora dayanarak hükümeti devirme ve rejimi değiştirme işine girişmiş bulunuyor. Bunun hafife alınacak hiçbir yanı yoktur. Peki böyle bir hukuksuzluk ilk kez mi oluyor? Biz bu filmi daha önceleri defalarca görmedik mi? Şimdi Ukrayna’ya ağlayanlara sormak gerekmez mi? Irak işgal edilirken aklınız neredeydi? Suriye yedi düvelden toplanıp silahlandırılmış dinci teröristlerin, paralı askerlerin, ABD ordusunun çizmeleri altında ezilirken ne tarafa bakıyordunuz? Ya da Libya’da Kaddafi hunharca katledilip, ülke içsavaşa sürüklenirken kimlere alkış tutuyordunuz? Bu sorular uzar gider. Daha sırada Güney Amerika var, Afrika var, Asya ülkeleri var.

Ortada açık seçik bir durum var. Başta ABD olmak üzere emperyal güçlerin büsbütün zincirlerinden boşanmış olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Emperyal çıkarlar arasındaki çatışmanın ortasında kalmış bulunuyoruz. Bundan asıl zarar görecekler, her zaman olduğu gibi bölgedeki emekçi halklar ve çatışmalar sırasında hayatını kaybedecek olan -sayısını şimdiden bilemeyeceğimiz- halk çocuklarından derlenmiş askerler olacaktır. Sakın aldanmayalım. Bunun ucu emperyalist merkezlere dek uzanacak, oralardaki emekçi milyonlara da zorunlu olarak ödetilecek faturalar çıkacaktır.

NE YETER, NE YETMEZ?

Başta yazdığım gibi: “Güdümlü medyanın ideolojik bombardımanı altında aklımızı yitirmeksizin, manipülatif haber ağlarına takılıp yalan ve yanlışın ardından koşmaksızın. Duyduklarımızı, okuduklarımızı soğukkanlılıkla, sağlıklı bir şüphecilik süzgecinden geçirerek… En önemlisi, somut bilgiye dayanarak ve tüm süreçleri tarihsel bütünlüğü içinde ve olabildiğince çok yönlü bağlamlarıyla birlikte ele alarak…” Yeter mi? Bence yetmez.

Aynı zamanda, bütün bu kötülüklerin anası olan sömürü ve talana dayanan bu sisteme, emperyalist çıkar çatışmalarına, ABD’nin saldırganlık örgütü NATO’ya ve uluslar, halklar arasında düşmanlıkları körükleyen milliyetçiliğe ve radikal dinciliğe karşı -hangi nedenle olursa olsun- asla hoşgörü göstermeksizin mücadele ederek… 

Aksi takdirde, bugünleri düşünerek başımız önde, vicdan azabıyla kıvranarak “keşke…” diyeceğimiz bir dönem göz göre göre yaklaşmakta.

CEMİL FUAT HENDEK – MAİNZ