Zengin Almanya’da “sınıfsız” solcular, seçkin “sol liberaller” ve Bayan Wagenknecht

Radikal tutumu ve entelektüel donanımıyla her zaman dikkatleri üzerinde toplamayı başaran, partisinin üst yönetimiyle de açıkça cepheleşmeyi göze alabilen Sahra Wagenknecht, her zaman haklı olduğunu düşünen liberal sola yönelik sert eleştirilerini “Die Selbstgerechten” (Her Zaman Haklılar) kitabında derledi. 2021 yılının büyük kısmında en çok satanlar listesinde yer alan bu kitapta, yeni solun ezberleri sorgulanıyordu.

 

“Die Selbstgerechten” yazarı Sahra Wagenknecht, 1969 yılında Alman Demokratik Cumhuriyeti’ndeki Jena şehrinde doğdu. Felsefeci-iktisatçı kimliğiyle bilinen yazar, uzun yıllardan beri Federal Almanya parlamentosunda (Bundestag) Sol Parti (Die Linke) milletvekilliği yapmaktadır. Sol Parti’de çeşitli görevlerde bulunan Wagenknecht’in şimdiye kadar yayımlanmış çok sayıda kitabı var. Federal Almanya’da, sözü dinlenen, geniş kitleler tarafından ilgiyle takip edilen Wagenknecht, son kitabında, düşünce çevrelerini oldukça meşgul eden sol liberalizmi mercek altına alıyor.

Wagenknecht’e göre “sol liberal” anlatılar, kamuoyu tartışmalarında, politikacıların, gazetecilerin, solun, sosyal demokratların, yeşillerin düşünce çeşitliliğinde yeşermiştir. Sol liberaller işin başında, neoliberallerin programlarına karşıydılar, ancak zamanla neoliberallerle araya çekilen sınırlar görünmez oldu. Bu nedenle, sol liberalizm, yeni bir ideoloji değildir, olsa olsa, eski bir ideolojinin yeni, çeşitlenmiş bir görünümüdür.

Alman kamuoyu nezdindeki en etkili sol politikacı olarak tanımlanabilecek olan Wagenknecht, sol liberallerin sosyal köken olarak daha çok akademisyenlerden, üniversite öğrenimi gören öğrencilerden, büyük şehirlerde yaşayan ve ekonomik durumları iyi olan orta sınıflardan oluştuğunu savunuyor. Wagenknechet’in  sol lliberallere ilk eleştirisi, bu politik hareketin, sadece kendi yakın çevresiyle ilgilendiği, sosyal kökenleri görmezlikten geldiği gerçeği oldu.

Sol liberalizmin belirgin özelliklerinden bazıları da, milliyetçilik, gericilik, ırkçılık, seksizm, homofobi, İslamofobi gibi konulardaki takındığı tavırlarda, görüşlerde gizli. Sol liberaller için gericiliğin şifreleri, “inanç”, milliyetçilik”, “memleketçilik” gibi kavramlarda aranabilir.

Sol liberaller politikaların merkezine sosyal, ekonomik konuları koymuyor. Onlar için yaşam biçimleri, tüketim alışkanları, kimlikler sosyal sorunlardan daha önemlidir. Sol liberaller, geleneksel sola göre başka bir dünyada yaşamaktadırlar. Sol liberallerin ilgi alanları iklim, göçmenler, mülteciler, küçük azınlıklar, kurban grupları, cinsel azınlıklardır. Yazara göre, bu türden düşünce farklılıkları, toplumda derin bir bölünme yaratmaktadır. Sol liberaller, tam bu noktada, toplumdaki farklılıkların peşinden gitmektedirler.

SOL LİBERALLER, “FELSEFE” VE KİMLİK

Sahra Wagenknecht’e göre, sol liberal anlatıların arkasında bazı felsefe teorileri vardır ve bu teoriler, 1960’lı yıllarda Fransız filozoflar tarafından geliştirilmiştir. Bu felsefe teorileri, insanın  dil aracılığıyla gerçekliği tanımlamadığını,  tam tersine,  gerçekliği insanın meydana getirdiğini  betimliyor. Aslına bakıldığında, radikal anlamda, dilin diğer tarafının, bizim kabul ettiğimiz  gerçek dünyada  var olmadığıdır. Bunun anlamı: Kim ki, egemenlik ve güç dengesini aşmak ister, onun daha fazla konuşması gerekir.

İşte bu teorileri kuranlar, öğretilerini  post-yapısalcılık veya yapıbozum olarak adlandırmışlardır. Bu filozofların en tanınmışları, Michel Foucault ve Jacques Derrida’dır. Derrida’nın öğretileri Amerika Birleşik Devletleri’ndeki konferanslarında öğrenciler tarafından kabul görmüş,  birçok öğrenci Derrida’nın yaklaşımlarını özümsemiş, geliştirmiştir.

Sol liberal teorilerin arka planında, kimlik politikası yatmaktadır. Wagenknecht, bu teorilerin, sol liberal politikalarının merkezinde yer aldığını, dünya görüşlerinin iskeletini oluşturduğunu belirtiyor. Sol liberaller, Wagenknecht’e göre, kimlik politikalarında, gözle görülür biçimde sürekli küçülen azınlıklara yönelmişler, onların her birinin tuhaf kimliklerini bulmaya girişmişlerdir. Kamuoyunda “kurban” olarak görülen kişilikler, gruplar seçilerek bunlar kimlik politikaları çerçevesine oturtulmuşlardır.

Kimlik politikası, sol liberalizmin çekirdek yapısını oluşturmaktadır. Bununla birlikte, sol liberalizm kendi başına bir anlatı da kurmuştur. Nitekim Wagenknecht’e göre, liberalizmden söz edecek olursak, azınlıkların hukuksal eşitliği savaşından değil, tam tersine azınlıkların ayrıcalıklarının talep edilmesinden bahsetmiş oluruz. Eşitliğin halkalarından söz etmiyoruz, tam tersine, eşitsizliğin kutsal söyleşisinden söz ediyoruz. Sol liberaller kimlik politikalarını, kökene, ten rengine, cinsiyete, cinsel yönelimlere göre tanımlıyorlar. Bu farklar üzerine siyaset inşa etmeye çalışıyorlar. Düşünce arka planında da “fark felsefesi” olması tesadüf değil.

GÖÇ VE ACIMASIZ EŞİTSİZLİK

Sahra Wagenknecht, göç tartışmalarında, gerçekten kendine özgü düşüncelere sahip. Sol liberalleri eleştirirken, Avrupa’ya, Federal Almanya’ya her  gelmek isteyenin,  yoksulların,  politik göçmenlerin  kabul edilmek zorunluluğuna karşı çıkıyor. Fakat Wagenknecht, yaşamak için seçim şansları olmayan, ölümden, işkenceden kaçan insanlarla  iyi bir yaşam için ülkelerini terk etmek isteyen insanları aynı kefeye koymuyor. Wagenknecht,  kuraklık ve çevre felaketleri ile ülkelerini terk etmek isteyenleri de unutmamak gerektiğini sık sık vurguluyor.

Wagenknecht ayrıca, Anglo-Sakson endüstri ülkelerinde, doktorların yaklaşık olarak yarısının, sağlık çalışanlarının da üçte birinin yurtdışından, çoğunlukla Afrika’dan geldiklerinden bahsetmektedir. Sol politikacı, sadece Londra’da birçok doktorun Malawi’den geldiğini, Federal Almanya’nın da sağlık personelini sıklıkla yoksul ülkelerden karşıladığını belirtiyor: Federal Almanya’ya yurtdışından gelen doktorların oranı, 2000 ile 2017 yılları arasında, yüzde 3,9’dan yüzde 12,5’luk bir paya ulaşmış durumda. Gelenlerin bir kısmı diğer Avrupa ülkelerinden, belli bir kesim Afrika ülkelerinden, bir kısmı da Suriye’den geliyor.

Sahra Wagenknecht’in itirazı da işte tam burada başlıyor: Yoksul Afrika ülkeleri, zor şartlar altında, pahalı doktor eğitim ve öğretimlerini yaptırdıkları yetişmiş elemanlarını zengin ülkelere kaptırıyorlar. Bu durum, yazara göre, saf bir yeni sömürgeciliktir. Çünkü sadece doktorların Avrupa’ya gelişi bile, Avrupa’da karşılandığı üzere, yardımlaşmacılığa, dayanışmacılığa pek uygun düşmemektedir.

Wagenknecht’in bir diğer saptaması da, 2000’li yıllardan beri Doğu Avrupa ülkelerinin, son yıllarda Balkan ülkelerinin genç nüfuslarının zengin Avrupa ülkerine göç edişleridir. Öyle ki, bir Rumen şehri Certeze’nin çalışabilir nüfusunun yüzde 90’ı göç etmiştir! Wagenknecht’e göre, göç edenlerin oranlarına ve yaşlarına bakacak olursak, kazanan, Avrupa’nın zengin ülkeleridir. Öte yandan, Doğu Avrupa ülkelerinde doktor, hasta ve yaşlı bakıcıları eksiklikleri baş göstermektedir.  Bulgaristan ve  Romanya’da doktor eksikliği sonucunda bazı hastaneler kapanmıştır. Birçok Doğu Avrupa ülkesi de bakım personel açıklarının kapanması için Filipinlerden çalışan getirmek zorunda kalmıştır. Barış ve siyasi istikrarın hüküm sürdüğü yerlerden göçmen almanın anlamsızlığını belirten Wagenknecht, göçmen işçilerin işgücü piyasasını ucuzlattığını, işçi sınıfını böldüğünü de açıkça yazmaktan kaçınmıyor.

HALK, GÜNLÜK YAŞAM VE ÖFKE

Peki, Federal Almanya’da günlük hayat nasıldır, işçiler, halklar nasıl yaşamaktadır? Toplumun bütün kesimlerine yayılan “öfke”nin sonuçları nereye varacaktır?

Etnik kimlik ile sosyal kimlik arasındaki ilişki, birbirinden ayrılmazlık ve sorunlar, daha çok günlük hayatımızda, okullarda, işyerlerinde ortaya çıkmaktadır. Bunun belki tek çözümü de, karar vericilerin tek tek kişilere, onların istemlerine bırakılmamasından geçiyor. Çoğulculukla, doğru değerlendirmelerle, insanların yapıp ettiklerine bakarak kararlar alınması gerekiyor.

Yaşam içinde karşılaşılan güçlükler, özelikle yoksul toplumsal sınıfların durumu, karşı karşıya kaldıkları sürprizler, kitap boyunca sık sık anılıyor.

Örneğin, Federal Almanya’da, hayata yeni atılan genç işçilerin karşısına kiralık işçi firmalarıyla, firmaların işçilere dayattıkları, birer yıllık iş anlaşmaları çıkmaktadır. Bu durum işçilerin ekmeğine sahip çıkmak uğruna, dilini bağlamasına, susmasına neden olmaktadır. İşçi sustukça ekmeğini kaybetmektedir.

11 BİN ARACI ŞİRKET

Federal Almanya’da işçilerin bir kısmı, futbolcular gibi, birer ikişer yıllık anlaşmalarla çalışmaktadırlar. Ülkede, 2020 yılı rakamlarına göre, kiralık işçi şirketlerinin sayısı 11 bini aşmıştır.  Sosyal kimlikleriyle gürültü çıkaramayan işçiler, etnik kimliklarıyle birlikte ezilmektedirler.

Toplumsal kimlik dışındaki kimliklerin, işçi sınıfının çıkarlarıyla buluşamadığı biliniyor. Wagenknecht, burada da bir yaraya parmak basabiliyor.

Ancak asıl sorun, işçilerin büyük çoğunluğunun toplumsal kimliklerini reddetmesidir. Gerçi, bu durum, sol liberallerin kimlik politikalarından önce de vardı. Kapitalist sistem, her zaman millilyetçilik ve dini kimlikleri öne çıkardığı için, işçi sınıfının bir kısmı her zaman sosyal kimliğinden uzaklaşmıştır. Sahra Wagenknecht, haklı: Kapitalist sistemde kimlik sorunları çözülemez, tam tersine kapitalist sistem, kimlik krizlerini doğurur. Kapitalizm, milliyetçilik ve dini öğeleri sürekli gündemde tuttuğu için, karşımıza diğer kültürlere kapalı kişilikler çıkarması da olağandır.

Bu konuda her toplum zengin örnekler verebiliyor.

Eşitlik ile azınlık ayrıcalıkları hakkındaki ilişkiyi örneklendirebilmek için Türk eğitim sistemi bize iyi bir kapı açıyor: Bilindiği gibi Türkiye’nin eğitim sistemi ikilidir. Buna göre öğrenciler özel, kamu okullarında eğitim ve öğrenimlerini görüp, yüksek okullara gidebilmek için merkezi sınavlara giriyorlar. Özel okul öğrencileri İngilizcenin yanında Almanca-Fransızca ya da İspanyolca öğrenirlerken, devlet okullarına giden öğrenciler İngilizceyi bile tam öğrenememektedirler.

GELECEĞİN TOPLUMLARI ÇOK DİLLİ

Oysa, yapılan araştırmalara göre, iklim değişiklikleri yüzünden, yeni bir kavimler göçü öngörülmektedir. Geleceğin toplumları multi-kültürel topluluklar olacaktır. Buna göre, sosyal kimliklerle elde edileceklerle, etnik kimliklere verilecek ayrıcalıkların bir dengede tutulması, adaletin sağlanması gerekmektedir. Öğrenciler, hem yabancı dil öğrenimlerinde, hem de anadillerinde olanaklara erişebilmelidirler. Her iki taraf da önemlidir, çünkü bir taraftaki gelişim öbür tarafı da etkilemektedir.

Endişemiz toplumsal kimliğin ve sınıfın hâlâ bazı kesimlerce bir “fark” olarak fark edilmemiş oluşudur. Kocaman bir “fark” olan sosyal kimlikler, neden hâlâ görmezlikten geliniyor? Sınıf farklılıkları da farktan sayılmıyor mu yoksa? Öyle ki, sosyal sınıfların kazanımları her geçen gün ellerinden alınıyor! İşin kötüsü de, işçi sınıfının bazı üyeleri, ülkeye gelen göçmenleri, mültecileri bir alt sınıf olarak görmekte! Bu grubun içinde maalesef eski göçmenlerin çocukları da var!

Günlük hayatımızda, isteriz ve seçeriz;  ancak, içinde bulunduğumuz şartlar istemlerimizden bağımsızdır, hepimizi ilgilendirir. Kişilerin içinde bulundukları şartları görmezlikten gelmesi, ortak olanın bulunup ortaya çıkarılamaması, bir hayal dünyasında yaşadığımızın  göstergesidir.

İç içe yaşanan hayatlarımızda yönümüzü bulabilir miyiz?

Sahra Wagenknecht’in kitabı bütün bu sorulara yanıt vermeyi amaçlıyor. Sözü edilen farkın kapanmasına çalışarak yaşamak, fark görmeden yaşamak umuduyla…

İLHAN AYER-HAGEN

FOTO: Fraktion Die Linke im Bundestag /commons.wikimedia.org